Yaramaz Çocuk ve Reenkarnasyon Çıkmazı

reenkarnasyon

Yapacak bir sürü işiniz olduğunu düşünün. Hepsi de aslında çok çok önemli işler… Zamanınız çok kıymetli. Buna karşın size ayak bağı olmuş öyle birisi var ki sizi bu işlerinizi yapmaktan alıkoyuyor ve tüm emeğinizi, zamanınızı, mal varlığınızı, sevginizi, aşkınızı onun üzerine yöneltmenizi istiyor! Çok yaramaz ve şımarık bir çocuk!

Siz kendi esas işlerinizle uğraşmak yerine sürekli onu yedirip içiriyorsunuz. Buna rağmen istekleri hiç bitmiyor. Hep daha fazlasını, daha güzelini, daha lezzetlisini istiyor. Siz de tüm çabanızı onun bu bitmez tükenmez isteklerini karşılamak üzerine yoğunlaştırıyorsunuz. Ona oyuncaklar alıyorsunuz. Önce hoşuna gidiyor, oynuyor ama sonra onu kırıyor, daha iyisini daha renklisini istiyor. Bu kez o yeni oyuncağı ona almak için çalışıp didiniyorsunuz…

Siz kitap okumaya kalktığınızda o hemen esnemeye başlıyor! Çok sık yoruluyor. Onu rahat edeceği koltuklara oturtuyor, konforlu yataklara yatırıyorsunuz. Ama o dinlenme anlarında bile yanından ayrılmanızı istemiyor. Sevgi ve ilgi arsızı! Hep onu düşünmeli, hep onu pışpışlamalısınız. Uykusu geldiğinde onu uyutmanızı ve uyurken sizin de onunla beraber kalıp yanı başından ayrılmamanızı istiyor…

Üzerini çok kirletiyor. Onu yıkıyor paklıyorsunuz. Onu tuvalete götürüyor, tırnaklarını kesiyor, saçlarını tarıyor, dişlerini fırçalıyor, kısacası her türlü bakımını siz yapıyorsunuz… Hiç duru durası yok. Sizi adeta köle gibi kullanmaya kalkıyor. Üstelik sizi size bırakmadığı gibi başkalarına karşı onunla övünüp durmanızı, onu yüceltmenizi ve tüm hayatınızı ona adamanızı istiyor. Kendisine kodlanmış otomatik refleksler dışında kendi kendine yeterliliği olmayan bu kibirli ve şehvetli çocuğun ihtiyaçları için, adeta seferber oluyoruz… İhtiyacımız olmayan şeyler alıp iki de bir ona hediye ediyoruz. Ama o hep daha fazlasını istiyor.

Neyse! Tanıdınız mı bu haşarı çocuğu? Evet! O, sizin kendi bedeninizden, vücudunuzdan başkası değil! Sizi kendi içine hapseden maddi varlığınız. Başkasına onu olduğundan farklı gösterebilirsiniz. Ama aynaya baktığınızda onun aslında ne kadar yaramaz ve riyakâr olduğunu ayan beyan görebilirsiniz. Elbette o size emanet… Ama ölçüsü dâhilinde bakımını yaparak, o emaneti sahiplenmek yerine, ihtiyacından fazlasını ve her istediğini ona vererek adeta onun kölesi oluyoruz. Ona ihtiyacından öte uyduğumuz sürece belki de onun heveslerini ilah edinmiş oluyoruz. Beden eğitimine ihtiyaç var. Ama okullardaki gibi değil…

İnanması zor geliyor ama, düşünürseniz… aslında, onun ihtiyacı olan hiçbir şeye sizin ihtiyacınız yok. Hatta ne göz ne kulak! O görmüyor, siz görüyorsunuz, o duymuyor, siz duyuyorsunuz! Gönül gözünüz olmasa beyninize giden elektrik sinyalleri sadece anlamsız birer ışık fotonu olarak kalırdı! Onun organları kendi dünyasını görmek için kendi dünyasından yapılıdır. Oysa iyi düşündüğünüzde fark edeceksiniz; siz bu dünyadan değilsiniz.

Onun acısını hissediyor, hatta onunla beraber ölüyoruz… sanıyoruz ya! Aslında onunla beraber ölmüyoruz. Allah’ın üflediği ruh ölür mü? Kendimizi o bedenden ibaret gördüğümüz için bize öyle aksediyor. Bu yüzden kabirde azap çekeceğini zannedenler var. Bu yüzden zamansızlık içinde zamana mahkûm olacağını zannedenler var. Oysa Allah’ın bize verdiği gerçek hayatın bu dünyanın üç boyutlu yerleşkesiyle ve zamanıyla ilgisi yok. Ahirde ya da sonunda döneceğimiz fizik ve duygu kanunlarının biteviliği yok. İyi ya da kötü bir son olsun, o ahir mekandan ya da boyuttan çıkartılacak da değiliz.

Bu dünya geçici bir oyalanma ve denenme yerinden başkası değil. Ama buna rağmen çok önemli. En adaletlisi de bu şekilde olması zaten. Daha iyisini icat edecek Allah’tan başka bir ilah da yok. Bu adaleti takdir edemeyenler arasında reenkarnasyon diye bir batakta yeni adaletler arayanlar var. Oysa reenkarnasyona yönelik böyle bir adalet, adalet değil sonsuz bir adaletsizliktir. Ama ben fakirdim, zengin olarak da denenmem lazımmış! Ama ben köleydim, kral olarak da denenmem lazımmış! Ama ben kadındım, erkek olarak da denenmem lazımmış! Sizce bu adalet anlayışı mıdır? Bu zıtlıkların sonu var mı?

Bu adalet anlayışına göre, herkes ayrı bir birey ise herkes, herkes olmalıdır. Hatta bu da yetmez, herkes herkesin yaşadığı her olasılığın aynısını bir kez de kendisi yaşamalıdır. O olasılıklar içinde iç olasılıkları da göz önüne alırsanız paralel evrenler tezi misali bir düzen gerekir. Ama bu da yetmez. Çünkü bu paralel evrenlerin de sonsuza uzanması gerekir. Bu durumda sonsuzluğun hüküm sürdüğü sonsuz bir denenme dönemi ortaya çıkar ki, aslında bahsedilen adalet değil adaletsizliğin ta kendisidir. Çünkü sonsuz bir denenme, rüzgâr olmak, çiçek olmak, kurbağa olmak gibi bitimsiz olasılıkları devre dışı bıraksanız bile nihayetinde tanrı olmayı da gerektirir. İşte reenkarnasyonun vardığı sonuç budur. Şirk!

Oysa Allah’ın adaletini eni konu bilmek ve O’nun matematiğini çözmekteki yetersizliğimiz bizi apaçık biçimde O’nun adaletine güvenmeye götürür. Tek Allah’a güven olmadığı sürece nefsin tanrılığına varmaktan başka çıkar yol yoktur. Bu da apaçık şirktir. Tanrı’ya güvenmemektir. Oysa güvenmememiz gereken Allah değil, onun zıddındaki ilahlık, tanrılık iddialarıdır. Oysa insanların çoğu Tanrı’ya değil, tanrılık iddiasında olanlara güvenir. Çünkü gerçek Tanrı’yla, yani Allah’la bağlantıları kesiktir… Bu yüzden kimisi kabir azabına, kimisi reenkarnasyona, kimisi ise sonrasız bir ölüme gömülüyor, ona hazırlanıyor. Dilleri Allah’ı kabul ettiğini söylesin ya da söylemesin, nefisleri bu dünyaya mahkûm olduğu için, akılları sıra Allah’ın düzenini beğenmiyor, beğenecekleri bir düzen uydurup onu umuyorlar. Kitapları tam tersini söylese de!

Biz biz olalım, kurulu ilahi düzenin en adil düzen olduğunu ve ilahi adaletin mutlaka sağlanacağını görmeye çalışalım. O adil düzenin bir parçası olmak için, bu kötü ve adil değilmiş gibi görünen dünyada daima adaleti, iyiyi ve güzeli hedef edinelim. Biz bu maddi beden değiliz ve bu maddi dünyaya ait değiliz. Bu üç boyutlu düzende sadece deneniyoruz. Yani eğitiliyor ve yetiştiriliyoruz. Kendimize zulmetmemiz istenmiyor. Ol’uyoruz. Ya bir işe yarayacak hale geleceğiz, ya da başka bir işe yarayacak hale geleceğiz. İstikbal, gerçekten göklerde… Ya günü geldiğinde göklerin kapıları bize açılacak, ya da… Tercihlerimize binaen…

Selam ile…

5 thoughts on “Yaramaz Çocuk ve Reenkarnasyon Çıkmazı

  1. selam Cengiz, yüreğine sağlık ..İşte bu ”İğreti dünya.. en çok zengin olan Karun’u bile ben kazandıma getiren şirke düşüren dünya.. gerekli ama asla asıl değil..En iyisi yok en güzeli yok vs ..denenmenin sonu yok.. oluş devam ediyor ta ki en mükemmele dönüşe kadar…selam ile…

  2. Selam üzerinize olsun Cengiz kardeşim, yine mükemmel bir bakış ile harika bir yazı olmuş. Çok teşekkürler. Bir söz var çok hoşuma gider, “İnsan herşeyi bilmeyebilir, haddini bilsin yeter” diye. Gerçekten Haddinimizi bilme yolunda gerçeği yakalayabiliyorsa insan, yukarıda belirtmiş olduğunuz çıkmazlara girmekten kendini korumuş oluyor. Geçmişte kendisine dar gelenlerin,şimdi bol geldiğini görüyor. Hayırlı çalışmalar, selam ve sevgi ile Allah’a emanet olun…

  3. Rahmet ve bereket üstüne olsun gerçekten istikbal göklerde adem bu dünya da yaratıldığında belki bu kadar şuura sahip olsaydı bugün insanlık ne halde olurdu diyeceğim ama geçmiş medeniyetlere bakıldığında bazı dönemlerde varolan müthiş ilerleme ve yanında bir süre devam eden ahlaki olgunluk bunun işaretlerini veriyor.Bir mu uygarlığı bir mısırın firavunlar öncesi dönemi yada ortaasya türk uygarlıkları bugün ise o zamana göre çok çok ilerde ve çok çok insancıl olmamız lazımken insanlık ciddi bir çöküşte birileri hala mehdi bekliyor,halbuki mehdi çoktan geldi.Kuran dan daha mehdi olabilecek ne var ki.
    Selam ve rahmet üstüne olsun.

  4. Selamlar,
    Yine harika bir makale ve güzel yorumlar okuduk. Yazanlardan Allah razı olsun.
    Makalede de geçen “Herkes ,herkes olmalı” ibareniz ile Tevhid ‘i en güzel şekilde ortaya koymuşsunuz.Cismen bu mümkün değil tabii.Ancak herkesin zaman zaman-mümkünse her zaman-herkesi içinde yaşayabilmesi,bir anlık bile olsa bu empatiği yapabilmesi ve tekrardan kendine verilen gömleğin içine dönmesi karşımızdakini anlamak ,onun gözüyle de bakabilmek,doyumsuz nefsimizden sıyrılmak,narsisizmden kurtulup dünyadaki çeşitliliği görüp onunla bir ,hemdem olmak için gereklidir.O zaman dostluk ve barış başlıyor .İşte o andan sonra her şeyin yerli yerinde yaratıldığını ,her şeye ,her cinse ihtiyaç olduğunu ,siyah’ın beyazı farkedebilmek için, kötünün iyinin kıymetini bilmek vede çaba gösterip iyiyi çoğaltmak için olduğunu anlıyoruz.Tıpkı güzel ve iyinin niye yaratıldığı gibi -“Bu çirkin ve kötü yaratık da niye yaratıldığının” cevabını buluyoruz.
    Bizden istenen amacın ,yani hayatın amacının BİLMEK (Bilenle bilmeyen bir olur mu) ve TOPLAM VARLIĞA KATKI YAPABİLMEK (Güzel amel işlemek) olduğunu anlıyoruz.
    Serdar beyin belirttiği gibi eski uygarlıklarda insanın aklen geldiği noktaya göre bugün çok ilerlemediğimizi görüyoruz.Allahın, melekleri-melekeleri-yani yetenekleri insanın emrine vermesi sonucu zeka ve teknoloji süper hızla ilerledi.Ancak akıl ve bilinç bunun çok gerisinde kaldı.Son model arabasına binen insan onu 180 km hızla sürerken o anda insanın bir yumurta kabuğundan daha kırılgan olduğunu,kısa ömrünü ve asli görevlerini unutuyor.Dolayısı ile azgın nefs bu üstün teknoloji ile kendini ilah zannetmeye ,küresel zenginler kendini firavundan da üstün görmeye başladılar.Yani akıl yönünden pek hızlı bir değişim olmadığı için bunca verilen varlığa karşılık imtihan daha da zorlaştı.Ama bu akıl gelişmiyor demek değil.Çünkü Allah’ın istediği aklımızı geliştirmek olduğundan bu gelişim çok yavaş da olsa devam edecek.Sabırsız olan,vakti az olan bizleriz.O’nun vakti çok.Hatta vakit diye bir sorunu yok.Bize düşen her birimize farklı farklı giydirilen vücut elbisemiz ve görevlerimiz ile bu kısa süreci doğru kullanabilmek.
    Allah’tan niyazımız,duamız ne para pul ,ne şöhret makam; bilgimizi,sevgimizi,barışımızı,dostluğumuzu arttırması olmalı .O’da bunu istiyor diye hissediyorum.
    Selam ve sevgilerimle.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir