Elif Lam Mim

kulak elif lam mim

Allah’ın adıyla…

Tanrımızın adıyla başlıyorsak unutmayacağız ki, O’nun en merhametli olduğuna gölge düşüren hiçbir açıklama O’nun demek istediğini demek değildir. Bize merhamet eden de O’dur, koruyup gözeten de. Bu durumda anlayacaksınız ve anlayacağız ki o tanrı Allah’tan başkası olamaz. Ne alimleriniz, ne ölmüşleriniz, ne melekler ne de yaratılmış herhangi başka bir canlı ya da cansız varlık! Tanrı O’dur. İlahımız O’dur. Allah’tır.

Eğer bize, Allah’ın koruyucu olmadığını iddia eden varsa ister göğe merdiven kursun çıksın, ister bir ipe gırtlağını geçirip kendini asarak başka bir kurtarıcı beklesin, ister yerin dibinde kaçacak bir kuyu kazsın, kendisine daha çok faydası olacak hiç kimseye rastlayamaz, sorununa hiçbir çözüm de bulamaz.

Elif Lam Mim

İkil yani zahiri ve izdüşümlü manalarla insanlara yol gösteren Kur’an, iç içe geçmiş kitaplardan oluşur. Kimisi Elif Lam Mim diye kimisi farklı biçimde kodlanmış, isimlendirilmiştir. Bu harfler bile zamana ve yere göre insanların düşüncesinde anlamlar bulmuştur. Sureler hep bir bütünlük içindedir ve bu harflerin ardından daima kitabın gerçekliğine ciddi bir atıf gelmektedir. Sureler ister uzun ister kısa olsun, düşünceyi ateşledikten sonra ufuklara yelken açan anlamlarla doludur. Her bir sure keşfedilmiş ya da keşfedilmeyi bekleyen bilgilerle mücehhezdir. Her yeni doğan güneş, her alınan yeni nefes ayetlerin ve ayet gruplarının anlamına anlam katacak oluşların göstergesidir.

Kuran

Kuran dediğimiz bu kitap dünyadaki insan yazımı kitaplarla karşılaştırıldığında görülür ki büyük bir üstünlük sağlamaktadır ve içinde hiç bir tutarsızlık yoktur. Birilerinin tutarsızlık gibi gördükleri aslında Allah’a güveni olmayanların yanılmasına adeta tali bir yoldur. Çünkü o tutarsızlıkların bütünlük, mantık ve akılla üzerine gidildiğinde aslında tutarsızlık değil, tutarlılığın ta kendisi olduğu fark edilir. Ama bunu görebilmek için Allah’a yaslanmak gerekir. İnsanların “Eğer bu kitap Allah’tansa ve siz onu anlayamadan inkâr etmişseniz!” şeklinde ifade edilebilecek olan korkularını gidermelerinin yolu, onu okuyup incelemekten geçer. Okumadan ya da dinlemeden inananlarla, okumadan inanmıyorum diyerek reddedenlerin arasında teknik olarak pek de bir fark yoktur.

Kuran’a Güvenenler

Bu kitaba gerçekten inanabilmeyi başaranların ortak olan özelliklerinin başta geleni… Gözleriyle göremeseler, kulaklarıyla duyamasalar bile akıllarıyla, düşünceleriyle, şuurlarıyla o bilinmeyenleri aslında açıkça fark etmeleri ve bu fark edişlerine güvenmeleridir. Onlar kitabın ve ayetlerinin Allah’ın adeta yeryüzüne uzattığı bir ip olduğunun farkındadırlar. Bu yüzden o iple Allah’ın ayetlerini yeryüzü ile birleştirirler. Bu yolda anladıkları haliyle, gerek fıtratların gösterdiği biçimde gerekse örfi biçimde namazlarını kılar, oruçlarını tutar, çeşitli nüsuklarını ve Allah’a olan kulluklarını yerine getirir, bunlar üzerinde anlamsızca kavga etmek yerine okur, anlamaya çalışır, usulüyle tartışır, konuşurlar. Yeryüzünü barışçı yönde, kavgasızca ıslah için çalışır ve bu yolda iken kendilerine verilen ilmin de malın da temizinden ve güzelinden başkalarına infak etmeye uğraşırlar.

Bu kitabı rehber edinenlerin bir başka ortak özelliği, hem bu kitaba güvenmeleri, hem de daha önce indirildiği iddia edilenlerin de Allah’tan olması gerektiği bilinciyle onlara da ellerindeki bu kitabın denetleyiciliğiyle inanıp güvenmeleridir. Eğer bu kitap doğruyu yanlıştan ayırt etmeye yarayan bir kitapsa (ki öyledir) daha önce indirilenlerin içine ya da etrafına atılan uydurmaları temizleyip, o kitapların özündeki gerçekleri ortaya koyacaktır.

Ahiret İnancı

Ayrıca bu kitaplara güvenenler göreceklerdir ki sonraki hayat bir gerçektir. Ha şöyle olmuş, ha böyle mutlaka ve mutlaka sondaki hayatı, öte hayat fikrini ya da klasik söylemiyle ahiret hayatını kesin bir şekilde anlayacaklardır. Kimse size sizin bildiğinizi sizden daha iyi açıklayamaz. Yeter ki siz bilmek isteyin ve düşünebilin. Net bir şekilde ahireti görürsünüz.

Sihirbazın Hilesi Bildiğimiz Gerçeği Örtemez

Çünkü eğer insansak, eğer diğer canlılardan, hayvanlardan farkımız şuurlu, bilinçli bir akılsa (ki öyle) bu akıl boşuna var edilmemiştir. Vücut tüm organlarıyla ve kısımlarıyla nasıl ki ne eksik ne de fazlaysa, varlığımızın bir organı da aklımızdır. Vücut sadece varlığımızın maddi dünyada maddi gereksinimidir. Ama biz sadece madde değil, şuurlu akıllı varlıklarız. Belki de gerçek varlığımız gözle görünmeyen bu varlığımızdır. Ben dediğimiz şey beden değil, bedenlenmiş varlığımızdır. İşte ahirete kesin bir inanışla inanmak da maddeyi gözlemlemekle kalmayı değil, o gözlemleme neticesinde manayı kavramakla olur. Bir sihirbaz görme duyunuzu aldatabilir, ama bilinçli aklınız sihirbazın mutlaka bir hilesinin olduğunu size bildirir. Eğer gerçeğe inanıyorsanız, sihirbazın kutudaki kızı yok etmeyeceğini bilirsiniz. Sihirbaz kutudaki kızı sizin gözünüzden saklasa bile! Gerçeği anlamak için, kızın yok olmadığını kanıtlamanız gerekmez. Bunu zaten bilirsiniz. Bu bilgi sizde zaten vardır. Çok düşünmeniz de gerekmez. Ama Allah’ın gerçeğini anlamak istiyorsanız düşünmeniz ve o aklı kullanmanız gerekir. Biz şuurlu bir aklı kullanmaktan imtina edemeyiz, yoksa şuursuz aklını kullanan bir hayvan bile bizden daha üstün demektir. Kızın kutuda yok edildiğini söylemek gerçeği inkâr, kızın gerçekte yok edilmediğini bilmekse Allah’ın sünnetini onaylamaktır. Kız gerçekten kutuda yok edilmiş, kesilmiş, biçilmiş, yakılmış, toza dumana katılmışsa sihirbaz zalimdir. Aksi takdirde hem sihirbazı alkışlamak hem de kızın yok edildiğine inanmak çocukça bir inanıştır.

İnanmak İstemeyen İnanmaz

Tüm bunlara rağmen inanmak istemeyeni, bu kitaba güvenmek istemeyeni, hep mazeretler üretip o kitaptan kaçanları, Allah’ın kuluna yol göstermediğini iddia edenleri ne kadar uyarırsak uyaralım onlar için hiç fark etmeyecektir. İnanmayacaklardır. Bu kitap ona sarılanlara rehberdir. Ona sarılmak istemeyenler ister kendine müslüman desin, ister başka bir şey hiç fark etmez. Kendilerini nasıl tanımladıkları değil ne yaptıklarıdır onları değerli ya da değersiz kılan.

Maalesef bu kişiler bir anlamda kalpleri, kulakları, gözleri mühürlenmiş, yani kullanmamak üzere kapatılmış gibidirler. Aynen sihirbazın numaralarıyla gerçeği göstermemesi gibi. Öğrenildiğinde aslında çok basit olan bir hile, kutudaki kızın gerçekten yok olmadığını, kesilmediğini örter. İsteyen fıtratı reddederek sihirbaza inanır, isteyen sihirbazın foyasına değil fıtratına dönüp gerçeğe inanır. Ama aklına güvenmeyip, hilelere, yalanlara inananlar kaybetmeye mahkûmdur. Bu tamamen kendi seçimleridir. Suçlu olan sihirbaz değil, akıl organını kullanmayanlardır.

İnandığını Söylemek İnanmak Değildir

Tüm bunlara rağmen insanların büyük kısmı Allah’a da, ahiret gününe de inandığını söyler. Oysa gerçekte inanmış değillerdir. Bilinçle değil de ya varsa anlamındaki Allah’tan korkularıyla, belki de benzer başka bilinç ötesi algılarıyla inanmaları gerektiğini söylerler. Ama inanmak, güvenmek bilinç işidir, akıl işidir. Gerçeğe inanılır. O gerçek gözle değil de düşünerek bulunuyor olsa bile.

İşte böyle insanlar, bu kesin olmayan inançlarıyla inandıklarını söylerler. Adeta inananları ve daha da kötüsü, Allah’ı aldatırcasına! Oysa gerçekte sadece kendilerini aldatmaktadırlar. Ve maalesef bu aldanışlar şuurlu değildir. Bu yüzden onlara yanlışta olduklarını söyleseniz ve hatta ima bile etseniz bunu kesinlikle reddeder ve inandıklarını söylemeye devam ederler. Onlar için inanıyor olmak değil, inandık demek yeterlidir. Çok elem verici ama işte kalbin, gözün, kulağın mühürlenmesi böyle bir şeydir. Tamamen kişinin kendi tercihidir. Allah’ın isteği değil, Allah’ın yarattığı düzenin insan tarafından reddedilmesinin neticesidir.

Kalplerin Hastalıklı Olması

İşte bunlar kitapta kalplerinde hastalık olanlar diye tarif edilir. Bu hastalık kalp krizi getiren maddi dünyevi bir hastalık değil, ahiretteki hayatı sona erdiren bir kalp hastalığıdır. Belirtileri ise yalanlar ve yapılıp edilen kötü işlerdir. Bilinçli ya da bilinçsiz her yalanları bu hastalıklarını artırır ve zamanla bütün iyi işlerini de yok etmeye başlar. Bilmezlikleri değil, bilmek istememeleri, yani gafilliklerinden çok cahillikleri kendilerini kötü bir sona doğru götürür. Bu dünya hayatında zahiri zenginlik ve huzurlu görünümleri olsa bile, bu müminler için denenme, onlar içinse gerçeğe perdedir.

İnkâr Edenlerin Uyarıldıklarındaki Tavırları

Ne zaman onlara “Bakın bu yaptıklarınız sonucu bölünmeye sebep oluyorsunuz, inandığınız dini bile bölüp parçalıyorsunuz, gerçek dini uydurulmuş geleneksel insan dinine çeviriyor ve kitabın yerine o yanlış işlere meylediyorsunuz denilse… Gerçek dindarların kendileri olduğunu, Allah’ın dinini yeryüzünde yaymaya çalıştıklarını, kurtuluşun geçmişten beri gelen âlimlerinin anlayışıyla mümkün olduğunu ve diğer insanları ıslah etmeye çalıştıklarını iddia ederler.

Oysa bilmek gerekir ki gerçekte Allah’ın dinini bozanlar ve yeryüzünde kargaşa gürültü çıkararak, toplumları geri dönülmez bir cahilliğe ve kavgaya sokanlar bunlardır. Allah’tan yana olduğunu söyleyip de bilmediği, anlamadığı, kitabını bile anlayarak okumadığı bir sahte dini Allah’ın dini zannederler.

İnsan Gibi İnanın

Allah’ın kitabına ve Allah’ın sünnetine uygun olmasa da geleneksel anlayışları din zannedenlere yanlışlarını gösterip “Gelin siz de Allah’ın kitabına uyun, gelin siz de şu insanlar gibi o kitaba güvenin.” denildiğinde ise… maalesef o kitaba uyanları geleneksel anlayışın dışında ve kendilerinden farklı anlayışta gördükleri için küçümserler. Aynen müşriklerin eskiden gelmiş elçilere ve müminlere yaptıkları gibi, o kitaba güvenen insanlara sapmış derler, deli derler, yoldan çıkmış derler, atalarımızın yolunu inkâr ediyorsunuz derler… Aslında, kitaba bilinçli biçimde inananlara yönelttikleri tüm iddialar kendileri için geçerlidir de farkına varmazlar.

Bilinçli/Bilinçsiz İkiyüzlülük

Hatta onlarla bir araya geldikleri vakit biz de Allah’a ve o kitaba inanıyoruz derler. Ama bu söylediklerini davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Hatta kısmen doğrulara meyletseler bile bir de bakarsınız ki yine eski alışkanlıklarına devam ediyorlar! Çünkü daha önceden beri kendilerine dini yalan yanlış hurafelerle anlatanlarla bir araya geldiklerinde yine onların anlayışına dönerler. Konuşmalarına biz de inanıyoruz dedikleri o müminleri aşağılamayla başlar, kendi inanışlarına göre güya alaya alırlar.

Oysa gerçekte bu davranışları ile adeta Allah onlarla alay etmiş olur. Çünkü gerçekler göz önüne alındığında Allah’ın gözünde rezilliğe mahkûm edilmiş gibidirler.

İşte bunlar maalesef doğruluk ve farkındalık yerine yalanı ve bilinçsiz görünümünde aslında bilinçli olan bir yoldan çıkışı adeta tercih etmişlerdir. Bulduklarını zannettikleri yollar onlara doğruyu ve aydınlığı getirememiştir.

Ateş Yakan Adam

Aynen yolunu görebilmek için meşale yakan bir adam gibidirler. Yolun doğru olup olmadığına değil, ellerindeki meşalenin alevine baktıkları için gözleri göremez olur. Yaktıkları meşale hiçbir işe yaramaz ve sahte bir aydınlıkta, aslında gerçek bir karanlıktadırlar. Ellerindeki ateş sadece gösterişe yarar.

Bu anlayışsızlıkları nedeniyle sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Geri dönmeleri ve gerçeği fark etmeleri, kendileri istemedikçe pek de mümkün değildir. Kendilerinin istemesi de ancak buna layık olmalarıyla mümkündür. Bu da Allah’ın sünnetidir.

Şimşekte Yürüyenler

Böyle insanları kasvet yüklü hava şartlarına yakalanmış insanlara benzetebiliriz. Göğün kuvvetlice sürekli gürlediği, şimşeklerin çaktığı, şiddetli yağmur ve fırtınanın ilerlemeye zorluk çıkarttığı, yıldırımların sağa sola düşmekte olduğu şartları düşünün. Ölüm korkusuyla, gök gürültüsünden ve yıldırımlardan korunmak için parmaklarıyla kulaklarını tıkamış gibidirler. Oysa kulaklarını tıkamak, başını yere gömmek, görmek istememek çözüm değil, korkusuna çare olarak korktuğu şeyi görmek, duymak istememektir. Çare gerçeklerden yüz çevirmeyi gerektirmez. Sorunla yüzleşmedikten sonra çözüm bulunamaz. Soruyu sormadıktan sonra cevap bulunamaz.

Bunlar her çakan şimşeğin gözleri parlattığı ve bu şimşeğin geçici aydınlığı olduğu sırada birkaç adım atabilenler gibidirler. Ama şimşeğin etkisi geçtiğinde, bir anda büyüyemeyen gözbebekleri daha bir karanlıkta bırakmaktadır onları. Allah eğer isteseydi bu kadar görmelerine de engel olurdu. Ama bu bile Allah’ın bir merhametidir onlar için. Keşke şimşeğin aydınlığına değil, kullanmaları gereken akıllarının aydınlığına güvenselerdi. Keşke atalarına ve âlimlerine olduğu kadar Allah’a ve Allah’ın onlara bahşettiği akıllarına güvenselerdi!

Allah’tan Korkmak

Allah’tan korkmak insanlardan ve hayvanlardan korkmak gibi değildir. Diğer insanlardan ve hayvanlardan kaçabilirsiniz ama Allah’tan kaçamazsınız. O’ndan korkmak O’ndan ve O’nun ayetlerinden uzak durmayı, duymazdan gelmeyi değil, tam tersine O’na yaklaşmayı gerektirir. Eğer insanlar Allah’a yaklaşmak istiyorlarsa, kendisini yarattığı gibi daha önceki insanları da, âlimleri de, papaz, haham ve hocaları da, ilim adamlarını da, yöneticileri de, zenginleri de, her şeyi de yaratan Allah’a kulluk etmelidirler, iyi olsun kötü olsun o insanlara değil.

Şükredilecek Olan Allah’tır

Her şeyi kuluna veren Allah’tır. İlmi de rızkı da veren O’dur. Bir takım insanların zenginliği ya da âlimliği kendilerini kurtarırsa ne fayda! Her koyun kendi bacağından asıldığı gibi her insan da kendi ilminden, kendi yapıp ettiklerinden sorulacaktır. Bir takım âlimleri takip etmek, onların her söylediğini Allah’ın emri gibi kabul etmeyi gerektirmez. Böyle düşünüp böyle hareket etmek onları ilah edinmekle eşdeğerdir. O âlimlerin iyi olmaları ya da kötü olmaları ortak koşuldukları gerçeğini değiştirmez. Her şeyi veren Allah’tır. O âlimi karşınıza çıkaran da, yeryüzünü yaşamamız için yayıp döşeyen de, gökyüzünü adeta korunaklı bir çatı gibi yapan da, gökten yağmuru indirip onu güneşle ve toprakla pişirip türlü yiyecekleri ve ham ya da hazır maddeleri yaratarak bizi nimetleyen de! O halde bu gerçeği bile bile Allah’a hiç kimseyi ortak koşamayız. Ortak koşmuyoruz desek de ortak koşar gibi davranamayız. Verdiği rızıklar ve nimetler için nasıl ki güneşi ve yağmuru takdir edip seviyor ama onlara secde etmiyor ve gerçek yaratıcısına, Allah’a şükrediyorsak… bize gelen ilim için de, gelmesine katkı sağlayan insanları da bir yağmur gibi sevip takdir edebilir ama bunun için de yine Allah’a şükretmeliyiz.

Kuran’ın Benzerini Getirmek

Eğer insanlar her şeye rağmen Kuran’dan şüphe içindeyseler ona benzer bir bölüm getirebilmelidirler. Ama bu getiriş aynen onun kadar tutarlı ve gerçeği açıklıyor olmalıdır. İsterlerse bir araya gelip onun bir benzerini yazmaya çalışsınlar, bunu başaramadıklarını yüzyıllardır önümüze kadar gelen birtakım kitaplarda gördük. Kitabın başına “Bu Allah’tandır” diyenleri de gördük, kendisi için “Bana da elçiye vahyolunduğu gibi vahyolundu” diyenleri de, yazdıkları için “bana yazdırıldı” diyenleri de!

Ama Kuran’ı anlamak için takvayla okuyanlar gördüler ki, hepsi yalan ve bunları söyleyenler asla bu iddialarını gerçekleştirmediler. Bir benzerini getiremediler. Eğer bugün bir kısım kişiler de benzer iddia sahipleri olduysalar bilmeliler ki gerçeği örtmektedirler ve cehennem her nasıl olursa olsun o cehennemin taşlar gibi yakıtları, malzemeleri olmaktadırlar.

Müjde

Elçi gibi, ona uyup bu vahye inanıp uyanlar da, iyi ve gerçek ıslaha yönelik işler yapanları müjdelemelidirler. Böyle kişiler için de Allah, en güzel biçimde yarattığı cennetleri, bahçeleri, ırmakları, yani ancak benzetimlerle bizim bildiklerimiz üzerinden bize anlattığı kusursuz yaşam alanlarını vaat etmiştir. İşte bu cennetlerdeki nimetler bugünkü dünya görüşümüzle bildiğimiz nimetler üzerinden benzetimle bize aktarılmaktadır. Nasibimizse orada, ne kadar iyi insanlar olursak olalım kendimizde işlevsel ya da potansiyel olarak bulunan bugünkü kişiliğimizdeki her türlü manevi pislikten de, bugünkü bedenimiz ve ben’imizdeki aklımıza gelebilecek türlü kirlerden de arınmış olarak yaşayacağız. Ve bu mutlu yaşam süresiz, bitmeyen bir yaşam olacak. Eğer burada Allah’ın ipiyle yeryüzünü birleştirme gayretinde barışçı bir yaşam sürersek, oradaki yaşamımızda ne hüzün, ne bir tasa, ne bir hastalık olacak.

Dişi Sivrisinek Mucizesi

Allah tüm bunları anlayabilmemiz için bir dişi sivrisineği de onun üzerindekini de örnek getirmekten utanmaz. Ama biz insanlar olarak bazı şeyleri örnek getirirken birbirimizden utanabiliriz. Çünkü burası cennet değil ve her birimizin içinde kontrol etmemiz gereken birtakım şehvani duygular var. Çünkü cennette bazı fitnevari duygular bizden alınacak olsa da bu dünyada birbirimizden bile çekiniyor ve bir toplum içinde bir takım hislerimizle iç içe yaşıyoruz. Ancak Allah bize bu örnekleri getirirken utanmaz. Bu utanma biz insanlar için geçerlidir. Örneğin bizler eğer iyi ahlak sahibi olma peşinde isek bir örnek getirirken cinsel içerikli örneklerden çekiniriz. Bu örnek bir hayvana ait olsa bile! İşte dişi sivrisinek de böyledir. Sadece dişi sivrisineğin kabiliyeti olan vücudunun üzerinde çırpınan kanatları erkek sivrisineğin erkeklik duyaçlarına gönderdiği titreşim frekansıyla onu cinsel birlikteliğe davet ederken bu ayeti bugün bu şekliyle anlıyor oluşumuz bu ayetin bir mucizesidir. Bu ayet muhtemelen başka zamanlarda, başka koordinatlarda başka anlamlar da izdüşürüyordu ama bugün bize izdüşüren anlam bir bilimsel gerçeklikse bu ayet bugün bize yeniden inmiş demektir. Bu ayetin bugün tespit edilmiş bilimsel gerçekliklerle bu kadar örtüşmesi, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bu bilimsel gerçekliğe oturması bu kitabın Allah lafzı olduğunun açık seçik bir tecellisidir. İşte gayba imanın gerçeklikle buluştuğu nice örnekten biri. Bu kitabı kendisine rehber edinenler bugünkü bu gerçeği bilsinler ya da bilmesinler burada Allah’ın bir gerçeği olduğuna ikna halindedirler. Bilmeleri imanlarını kuvvetlendirir, bilmemeleri ise imanlarından bir şey götürmez. İnkâr edenlerse ne bilme ne fenne yüz verir, sanki Allah’ın ayeti atalarının onlara söylediğinden başkasına işaret edemez, bir başka zamana ve koordinata isabet edemezmiş gibi davranırlar. Allah bu örnekle ne demek istemiş diye sorar durur ama gerçeğin ne olduğunu bir türlü göremezler. Allah böyle ayetleriyle kimilerini anlayamaz hale getirip kitabından uzaklaştırırken kimilerinin ise o kitaba daha sıkı sarılmasına yardım eder. Ama Allah günahları kendisini kuşatmış, ayetlerinden yüz çevirmiş olanlardan başkasını saptırmaz.

Çünkü böyleleri, Allah’a, elçisinin uyulmak üzere getirdiği kitabına inandım diye söz verip bunu onaylamış ama bu sözlerinin gereğini yerine getirmeyerek bozmuşlardır. Allah’ın ayetlerini yeryüzüne hâkim kılmak bir yana o ayetleri örterek, biz anlamayız diyerek Allah’ın ipini kendilerince kesmişlerdir. Tüm yapıp ettikleri din üzerinden yeryüzünde kargaşa çıkarmaktan öteye geçmemiştir. Kaybedecek olanlar işte bunlardır.

Ölü İken Dirilmek

Bu yapıp ettiklerini nasıl oluyor da fark edemiyor, Allah’ın ayetlerinden, gerçeklerinden, apaçık ilimden yüz çeviriyorlar! Yokken, yani hiçbir şey değilken, bir anlamda ölü iken insanı dirilten, yaratan Allah, bu dünya hayatında apaçık görüyoruz ki bizi yine öldürecek ve yeniden diriltecektir. Bunun haberini en güzel biçimde veren bir kitap da elimizde iken o kitabın da bizi manevi bir ölümden kurtarıp bilgiye, ilme, hidayete dirilttiğini nasıl oluyor da göremiyorlar! Hadi göremiyorlar, görenlere nasıl oluyor da düşman kesiliyorlar! Elbette bunda alıncak birçok ders var. Ne kadar konuşsak, yazsak, çizsek, ayetleri yine en iyi biçimde ayetlerin kendisi açıklıyor. O’na döndürüleceğiz.

Her Şeyin En İyisini Bilen O’dur

Bunu söylemekten imtina etmek gerçeği bilmemek demek değildir. Her şeyin en iyisini Allah’ın bildiğini bilmek başlı başına bir bilmek işidir zaten. Bunun tezahürü şudur ki… Bildiğimiz ve kabul ettiğimiz bir gerçeğin gereği her ne ise aksini görene kadar önce kendimiz uymalı ve bu gerçeğimizi anlatabilmek için kendi sözlerimizi başkalarına aktarışımızdan şüphe içinde bulunmalıyız. Çünkü bizim kelimelerimiz anladığımızı aynen aktarmamıza yeterli olmayabilir. Ama Allah’ın sözleri yeterlidir.

Bizim için yeryüzünde olanların hepsini O yaratmıştır. Gökyüzünde ve ötesindeki uzayın tüm derinliklerini ve içindekileri yaratıp bir düzene koyan O’ndan başkası olabilir mi! Ve elbette tüm bunları yapıp eden, her şeyin en doğrusunu bilendir. Bizler ancak kendi zamanımızda, kendi yaşam çerçevemizde, kendi şartlarımızda, kendi koordinatlarımızda bize izdüşen gerçekleri akledebiliriz. Bu aklı yaratan da O’dur. Dolayısıyla irademizle birlikte aslında kusursuz bir teslimiyet içindeyiz. Her şeyi bilen O’dur. Anlamamız gereken en önemli gerçeklerden biri budur.

3 thoughts on “Elif Lam Mim

  1. inancın birliğini ve dirliğini sonsuz aydınlığı
    içinde bir çırpıda kendisiyle yüzleştiren anlamını
    ifade edilebilirliğin kelimelere
    döken naif edebinize ve usulle
    kalem tutan yüreğinize hayranım.
    saygıl ve şükranlarımla
    okuyucunuz…

  2. selamlar.. aslında fıtratımıza iyilik kodlanmış durumda ,temiz akıllar uyarıyı gördüklerinde hemen ayetleri tanıyorlar… Yük ağır ağırlaşmaya da devam ediyor..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir