Son Öpüş Son Dokunuş Son Bakış

son ayrılık öpüşZalime destek verdiğimiz sürece biz de zalimiz…

Bu yazıyı yazmama (Allah razı olsun) Rıdvan Özkaplan isimli kardeşimin verdiği bilgiler ve salih insanlara yakışır güzel uygulamaları vesile oldu. Sizlere ne kadarını yansıtabilirim bilmiyorum ama tüylerimi diken diken eden şeyler anlattı. Sonra benim hatırıma gelen vakaları da eklemeye çalıştım. Neticede bu yazım, bazı hayvanların hüznünü paylaşmak ve kanımca bizimle beraber düşünüp, bizimle beraber öğüt almak isteyenler için çok önemli, hatta en önemli yazılardan biri oldu. Allah bizi affetsin. Zalime destek verdiğimiz müddetçe biz de zalimiz. Kendi gırtlağımız ve rahatımız için zulme göz yumdukça biz de zulmediyoruz.

İlki benden… Tarihin birinde bir kurban bayramı… Hava sıcak mı sıcak… bir kesim alanındayız… Danalar diziler halinde 15 santimlik urganlarla yemlik tahtalarına bağlanmışlar. Oturmak isteseler oturamıyor, sağa sola dönüşmek isteseler dönüşemiyor, zoraki ayakta eziyet çekiyor, sıralarını bekliyorlar… Kimisi ise boynu yukarı asılı kalmış vaziyette çökebileceği kadar çöküp yarıya yemliğin tahtasına dayanmış… Kıçını devirebildiği yerse cıvık bir tezek ve büyükbaş hayvan idrarına bulanmış… Ve en kötüsü ki başımı döndüren… Gözlerinin önünde kesilen kesilene… bağıran bağırana… çırpınan çırpınana… Yerde boynuna bıçak vurulan hayvanın güya gözü bağlanıyor da… Kafalarını bile çeviremeden bu kesimleri izleyen, onu seyreden sırada bekleyen hayvanlar… onların gözüyle bakabilseydik ne hüzün kü ne hüzün…

Sırasını bekleyenlerden biri sonunda dayanamıyor… böğüre böğüre yıkıyor ortalığı… Belli ki ya kan kokusundan bunalmış ya da az önce yanında koklaştığı arkadaşının boynundan kanlar fışkırdığı için ağlıyor… ama kimsenin umrunda değil… Kimi beşer kaç paraya anlaştığının derdinde, kimisi etleri koyacağı poşeti kapmanın… kimi bölüşülen kemiklerin eşit paylaştırılıp paylaştırılmadığını fırlak gözlerle izliyor, kimisi kelleyi ve paçalıkları bir torbaya atıyor… Sırasını bekleyen hayvansa orada bağıra bağıra ağlıyor… da hangi beşer hayvanının umrunda!!!

Marketlerde gezmedeyiz… Paketlenmiş leziz etlerimiz, gıdalarımız! Hijyenik mi hijyenik tüyü yolunmuş tavuklarımız! Sırt etimiz, göğüs etimiz, budumuz… kolilerce yumurtamız, pastörize sütümüz! Kaymağımız… Oraya nasıl geliyorlar, biliyor muyuz? Bu vahşi beşer hayvanlarının, bu acımasız tüccarlık anlayışının, bu bitmez tükenmez para kazanma hırsının önümüze koyduğu temiz(!) gıdalar o hipermarketlere, avm’lere, nasıl bir biçimde seri üretiliyor da geliyor?

Bir modern hastanedeyiz… Düşünün ki bir annesiniz. Az önce gözbebeğinizden daha değerli bir bebeğiniz oldu. Kucağınıza verdiler. Baktınız. Sevindiniz. Sevmeye başladınız. Çektiğiniz tüm acılarınız, annelik şefkatinizle, bu sevinçle ve mutlulukla uçtu gitti. Ama derken kapıdan bir beşer hayvanı hışımla girdi. Kucağınızdan yavrunuzu çekip aldı. Bir daha göremeyeceksiniz yavrunuzu. İlk öpüşünüz son öpüşünüz oldu. Size bir tekme atıp, alıp gittiler bebeğinizi umursamadan. Erkekse ya az ötede canı alındı ya da damızlık olarak ayrıldı. Kızsa, o da sizin kaderinizin bir benzerini yaşayacak bir gün. Onu da yavrusundan ayıracaklar sizin gibi. Doğan her çocuk ya ölecek ya da öksüz ve yetim büyüyecek. Haftalarca, belki de aylarca ağlayacaksınız. Anası olarak siz bir yerde, yavrunuz başka yerde. Ayrılık acısı çekeceksiniz. Göğsünüzde biriken süt, ağrınız olacak ama acınız daha fena. Çaresiz kalacaksınız. Sonra birileri gelip çocuğunuzun rızkı olan o sütü dibine kadar sağacak göğüslerinizden ve çarşıya götürüp litre litre satacak bu daha değerli diye!

İşte bu kâbus, maalesef kâbus değil. Gerçeğin ta kendisi. Modern(!) mandıralardayız…

son öpüş

Doğan birçok buzağı seri üretim şeytanının tezgâhlarında aynı ölümleri, aynı ayrılık acılarını, aynı yetimliği ve aynı hüznü paylaşıyor. Büyük marketlerden alıp yediğimiz, içtiğimiz hayvansal gıdaların birçoğunu… büyük hazır yemek, fast food zincirlerinde… hamburgerlerin arasına konulan etlerin, milk shakelerin… hangi hayvanların hangi hüzünlerinden ve ağlamalarından sonra dişimizin arasına takıldığını… boğazımızdan aşağıya akıp gittiğini… iyi düşünelim! Yedik, içtik! Tıka basa, doyup da doymayana kadar! “İyi yedik” dedik ve “elhamdülillah”la sildik yağlı dudaklarımızı. “Gözün görmediğine gönül katlanır” dedik. Duysak da, bilsek de… bilmezden, duymazdan geldik.

Kazlar diri diri yolunup bize yastık olmuş umrumuzda mı? Hayvanlar fıtratlarına uygun olmayan yemlerle beslenmiş, kısa sürede yaradılışı gereği taşıyabileceği kilonun kat kat üzerine çıkarılıp önümüze getirilmiş umrumuzda mı? Alt tarafı tavuk… kısa ömründe iki ayağı üzerinde hiç duramamış ve yedi santimlik bir alana düşmüş de sesi bile çıkamamış, hayatında hiç gıdaklayamamış, bir kez olsun ötememiş, güneş görememiş, kanat çırpmayı bile bilememiş, haldır huldur soyulmuş, canı çıkmış çıkmamış da suya basılmış, otomatik makinelerde kırt kırt kesilmiş umrumuzda mı? Ne de olsa makinenin düğmesine basan “bismillah” demiş olmalıdır!!!

Hayvan, yaşamı boyunca hormon, antibiyotik ve aşılara maruz bırakılmış… İhtiyacı olan hareket alanı ve gün ışığı sağlanmamış… Yaradılışına uygun olmayan biçimde aşırı sağım yapılmış… Doğum yapan hayvanın yavrusunu emzirmesine ve bakımını sağlamasına müsaade edilmemiş… yavrusu anne sütü yerine biberonla beslenmiş… anne ve yavru bu ayrılıktan ötürü haftalarca ve belki de aylarca acı çekmiş… Yahu Allah bizi affetsin, ilk ve son dokunuşundan başka anası yavrusuna, yavrusu anasına dokunamamış bir daha umrumuzda mı tıka basa doyarken!!! Yetim büyüyen yavrunun, dişi ise annesiyle aynı kaderi yaşaması, erkek ise kesim için bahsi geçen beslenme ve hormon sürecini yaşaması kaçınılmazmış umrumuzda mı!!! Kilosu kaçadır, bizim için önemli olan! Çünkü biz beşeriz ya… Çok üstünüz çok!!!

“Yeryüzünde yürüyen bütün hayvanlar ve kanatlarıyla uçan bütün kuşlar da bizim gibi birer ümmettir” kitapta kalmış… Avlanma dönemleri ve av yasağından kitap neden bahseder, düşünmeyiz…. Bakara, Enam, Nahl, Neml, Ankebut, Fil… Sığır, çiftlik hayvanı, bal arısı, karınca, örümcek, fil… Kitapta sure adları bile bir şekilde hayvanlara atfedilmiş… ama anlamak insan olabilene… en uzun sure ineğe affedilmiş de biz o ineği alıp yavrusu doğduktan 24 saat geçmeden, öpüşüp koklaşmadan ayırmışız!… Hayvan biziz biz! Allah bizi affetsin.

Ömrü boyunca otlak göremeyen hayvanlar… Suni sanayi besinleriyle beslenip şişirilen hayvanlar… Gezip dolaşamayan, yirmi santimlik ipin dibinde ömür tüketen canlar… Allah “Yiyin ve HAYVANLARINIZI OTLATIN. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.” demişse ne olmuş ha!!! Anladık ya ayetin kelimelerini, düşünüp, hayatı anlamlandırmaya gerek yok artık!!! Cennet bizi bekliyor… Koşun!!!

Allah’ın yarattığı hayvanlara sahip olan, beşer hayvanıyız… Boyun eğdirilmiş nice hayvanın sütünü içen, etini ziyafetlerde yiyen beşer hayvanıyız… Tüm bunlara rağmen ağzımızın yağlarını silerken “elhamdülillah, iyi yedik” demenin şükür olduğunu zanneden beşer hayvanıyız… Onlar boyun eğmiş ve sıralanmış halde dururken üzerlerine Allah’ın adını anmanın besmele çekmekten ibaret olduğunu zanneden, yediğine şükretmenin ne olduğunu bilmeyen, bilse de umursamayan beşer soyu hayvanlarız…

Allah, iman edenleri savunur elbet ama şu da kuşkusuz ki… Allah hiçbir haini, hiçbir nankörü sevmez. Hayvanlardan yükümüzü ve bizi taşıyan… yününden, tüyünden döşek, yorgan yaptığımız… Etinden yumurtasına, sütünden etine, balından kaymağına kadar kahvaltı sofralarımızı ve yemek masalarımızı zenginleştirdiğimiz türlü gıdaları edindiğimiz… saygın bakışlarla ve nezaketle sol elimize çatalı sağ elimize bıçağı alıp, bu halimizle çok menem bir birşeymişiz gibi davrandığımız… İkiyüzlü beşer hayvanlarıyız.

Tüm hayvanları yaratıp bize boyun eğdiren Allah bize diyor ki “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin…” ve ama ekliyor “…şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” Ama biz aklını kullanmaya üşenen bir beşer hayvanıyız… Allah bizi affetsin. Vahşi sistem her yere el atmış. Bize yanlışları doğru gösteriyor. Hatta zulmü, ticaret diye, meslek diye bize yaptırıyor.

son bakış

Onaylar ya da onaylamazsınız…ama bu benim teklifimdir… Benim hatırıma gelmeyenleri siz de ekleyebilirsiniz.

Her yer aldatıcı reklamlarla dolu. Ürünlerin üzerleri dahil. Kanmayalım. Marketlere elimizde liste olmadan gitmeyelim. Bu listede mümkün mertebe hayvansal gıda olmasın. Listenin dışına da çıkmayalım. Ve hadi bir iyilik yapalım o yetim hayvanlara… Bir daha kazandırmayalım onları Allah’ın adına göre değil, zalimce sömürenleri… Bu meslekleri yapanlar bana katılmayacaklar ama acil ihtiyaçlar, bu konuda güvendiğimiz yerler ve yolculukta olmamız dışında dışarıda, yani evimizin dışında hayvansal gıda tüketmeyelim… Hele seri üretime (yani çok para kazanma hevesine) dayalı gıda alışverişi yapmayalım. Evimizin et, süt, yumurta, tavuk gibi hayvansal ihtiyaçlarını direkt üreticiden satın alalım. Yakınımızda yöremizde bulunan gerçek üreticileri bulalım. Etini yediğimiz, sütünü içtiğimiz hayvanlar hiç değilse otlakta dolaşmış olsun, güneş görmüş, suyunu içmiş olsun da yanları üzere devrilecekken gelsin soframıza.

Hem vahşi sistemin rayına oturmuş tüccarlar, hem de üretenin üzerinden kan emen ve üretenden fazla kazanan komisyoncular değil, böylece üretenin de kendisi kazansın… Hem leziz ve arkasında zulüm ve hüzün olmayan temiz gıdalar tüketelim… Hem de daha ucuza. Böylece yeni üreticilere de iş alanı sağlayalım. İnsanları doğaya, doğal olana teşvik edelim. Bu arada oyuna da gelmeyip, organik üretim diye kandıran şeytanlara da prim vermeyelim. Belki Allah böylece daha önce yaptıklarımızı affeder. Bir ananın yavrusuna verdiği tek öpücük son öpüşü olsun istemiyorsak, hadi artık doğru düzgün işler yapalım. Biz insan olmazsak Allah bizi nasıl affetsin! Zalimliklere destek verdiğimiz sürece biz de zalimiz.

Selam ile…

6 thoughts on “Son Öpüş Son Dokunuş Son Bakış

  1. Dünya nüfusunun arttığı falan yok insan nüfusu hayvanların neslinin tükenmesiyle aynı orantıyla azalmakta bence ! Her kavmin bir yok oluşunu okuyoruz Kur’anda bizim yok oluşumuz da akletmediğimiz için nefsimizin doyumsuzluğuna kul köle olmamız oldu bile ! Yaratılan hiç bir şeye saygımız yok sevgimiz zaten hiç olmadı ….. Fıtrata uygun yaşamaya çalışanların şimdilerde adı ”Türünün tek örneği!” oldu.Ve sayıları da öyle az ki hiç bir fenalığa dur diyemiyorlar ne tek başlarına ne de birliktelikleriyle !………………………………..keşke üzülmek bir işe yarasaydı keşke bir şeylere dur demeye çalışmak tek başına bile işe yarasaydı keşke birlik olunsa kötülerin fırsatları ellerinden alınabilseydi!…

    Belki de yüzümüzün hiç gülmemesinin nedeni aklımızdan önce vicdanlarımızı yitirmemizdir ,bilemiyorum..

    Yine tefekkürlük bir yazı ,yüreğinize sağlık Kalemzade Kamil….

  2. Kalemzade duygusallık tuzağına düşmesin. Düşerse onu yitiririz. Durun hele, konuya gelmeden önce Kalemzade’ye bir sorayım: Farkında mısınız, son yıllarda bu ülkede kim kendisi için ne istiyorsa ağlayıp zırlayarak, mağdurluk taslayarak istiyor. Kim, neyin propagandasını, kampanyasını yapıyorsa çiğ bir acındırmaya, bayağı bir duygusallığa bir noktada mutlaka başvuruyor. Artık aklın, soğukkanlı düşüncenin izi kalmadı toplum yaşamımızda. Veganlar ve New Age propagandacıları da buna dahiller. Hele onlar acındırmanın, içi boş retoriğin kitabını yazacak denli ustalar. Karşınızdakini bir kez duygusallaştırıp sağduyusundan kopardınız mı dilediğiniz sözleşmeyi, senedi, dilekçeyi imzalatabiliyorsunuz. Karşımızdaki herhangi biri mi, peki? Yalan ile tanımlanan kurumların egemen olduğu bir zamanda bir Kuran bağlısını coşturmak, dolmuşa bindirmek bu denli kolay olabilir mi? Bana Kuran’da duygusallığın dolaylı da olsa övüldüğü, geçici olarak bile olsa soğukkanlılığın rafa kaldırıldığı bir bölüm gösterebilir misiniz? Romantizmle büyük işler başarmış örnek bir kişi anabilir misiniz? Acındırma konusunda ustalaşmış bir iyileştirici biliyor musunuz tarihte?

    Bu konu da Kuran’ın öbür buyruklarında olduğu gibi mantık ve bilgiyle çözülür. Duygusallıkla değil. Hele hele okura kendini hayvanın yerine koymasını önermek gibi çarpıtmalar Kalemzade’nin düzeyine yakışmıyor. Ben insanım, kendimi hayvanın yerine koymam. Hayvanın bir onuru yok. Hayvan kendi varlığını anlamlandıramaz. Kendimi hayvanın yerine koymamla önümdeki klavyenin yerine koymam arasında hiç bir fark yok. İkisi de safsata. Bu şekilde doğruya ulaşılmaz. Doğruya bilgiyle, gerçekle ulaşılır. Endüstriyel besiciliğin çok büyük sakatlıkları var. Bunları bir bir masaya yatıralım, fetva vereceksek verelim, seçim yapacaksak yapalım. Ama yukarıdaki yöntemle değil.

    Geleneksel üretim biçimlerinin endüstriyel olanlarla değiştirilmesine karşı duracaksak bunu Kuran’ın çoklukla ilgili söylediklerinin ışığında yapmalı. Kuran’a da gelmeden şunu öneriyorum: DSÖ’nün veya kendini beslemekten aciz diyetisyenlerin veya fakültede beslenme dersi bile almamış doktorların “haftada üç öğün et, şu kadar bardak süt” gibi önerilerine kulak asmadan önce kendinize şunu sorun: İnsanlar 150 bin yıldır böyle mi besleniyor? 20. yy’a dek milyonlarca insanın günlük yiyeceği yalnızca ekmekti. Çook eski kitaplarda da sofra içeriği ekmek ve şarap olarak geçer hani, hatırlarsanız. Çünkü embriyosu ve kabuğu alınmamış buğday neredeyse eksiksizdir. Elli yıl önce ekmeğin beyazını seçerek eksiksiz bir besinden olanlar, enayiliklerini ete, süte, yumurtaya, portakala, brokoliye abanarak kapatmaya çalışmasınlar. Sofrada ikiden fazla tür yemek olması ne kadar yeni bir şey, farkına mısınız? Çokluk hastalığı beslenmeye özgü değil. Masanızdaki sabit telefon yetmiyor, eski model arabanız /otobüsünüz size yetmiyor, fermuarı bozulan hırkanızı çöpe atmak istiyorsunuz, evlenir evlenmez evinizin bütün eşyası tam olsun istiyorsunuz… Belediye emsali artırsın, gümrük vergisi kaldırılsın, üçüncü köprü, beşinci havaalanı olsun, yollar genişlesin diyorsunuz. Belediyelerin iyi iş yaptıklarını anlatmak için “şu kadar bin ton asfalt döktük” dediği başka ülke var mı, bilen beni aydınlatsın. Az olsun ama sağlam olsun, nitelikli olsun, temiz olsun demiyorsunuz. Hükümetler keçilere otlak bırakmadığı için yörüklerin soyu tükenirken siz bunu onayladınız. İyi ve temiz olan dururken endüstriyel üretimi istediniz, geldi. Sonra da sözde kendinizi bu kötülükten korumak için Yahudileşip helal sertifikası talep ediyorsunuz. 8 liralık organik domatese (16 lira olması gerekirken) pahalı diyor, görece iyi seçeneklere de kara çalıyorsunuz. Yani bütün geleneksel üretim biçimleri yok edilirken onaylıyor, çokluğu talep ediyorsunuz. Büyüme ve kalkınma tanrılarına tapıyorsunuz. İnsan nüfusu fazla denince öfkeyle direniyorsunuz. Apartmanda çocuk büyütmekte direterek insan üretimini de endüstriyel yaptınız. Müslümanlığınızdan geriye ne kaldı, kardeşim? O zaman kendinize yalan söylemeyin, “biz böylesini uygun gördük, Müslümanlık bize göre değil” deyin, saygı duysun herkes.

    Önemsiz not: Sure adları Kuran’dan değildir. İnsanlar koymuştur.

    • Ben buyum selim. Ne duygusalım ne mantıklı… İkisi bir aradayım. Ne din adamıyım, ne akademisyen, ne politikacı. Kendim olmaktan başka hiçbir kimliğim yok. Kimseden bir beklentim de yok.
      Fikrime karşı bile olsa fikirle gelinmesi beni hiç incitmiyor artık… Benim göğsümü daraltan ne biliyor musunuz? Ne yazdığımla değil, nasıl yazdığımla ilgilenilip, bu yüzden yerden yere vurulmam… Hele bir de bu, inceden inceye yapılıyorsa daha da çok acıtıyor.
      Teşekkür ederim yorumunuz ve aleni uyarılarınız için. İnsan olabilmeye, dostluğa, kardeşliğe de bu yakışırdı!
      Unnutmadan ekleyeyim… Kuran’ın her zerresi “merhamet” denen bir duygu kokar. Haberin olsun.

  3. Samuel butler şöyle der;
    “insan, hayvanları yiyene kadar onlara dostça davranan tek hayvandır.”

  4. Ataerkil toplum zihniyetinin bir sonucudur bu hüzün dolu tablo. Anaerkin tahtından indirilişi ile birebir alakaladır. Neolotik çağda erkeğin “avcılık” kadının ise toplayacılık yapısının tekrar eden yozlaşmış modern halidir diyebiliriz. Hatta bu güç günümüzde doğuran, acıçeken, toplumsallaştıran kadını dahi kurban etmekte tereddüt etmez.
    Fakat tüm yaşanan olumsuzluklara rağmen alternatif bir beslenme olanakları da hayli geniştir. Yeni doğan bir çocuğun 15-16 yaşlarına kadar et, süt, yumurta balık gibi besinleri alması gelişim sürecini sağlıklı tamamlamlabilmesi açısından önemlidir. Daha ileri yaşlar için bunların tümünden veya bir kısmından vazgeçerek gayet uzun ömürlü yaşayabiliriz. Fakat ilerlemiş 25 sonrası yaşlarda böyle bir seçim insan sağlığını önemli ölçüde yıkıma uğratabilir.
    Bilinçli yaşamı toplumsal zekaya çevirmek sanırım ilk görevimizi olmalıdır. Başka bir dünya mümkün.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir