Terörün Panzehiri

fitne terör

“Fitne insan öldürmekten beterdir.”

Toplum olarak o kadar alet olduk, o kadar oyuna geldik ki bombalar artık şehrin göbeğinde patlamaya başladı. Suçlu aramayın. Hepsi bizim suçumuz. Toplumun bir ferdi olarak toplum adına diyorum ki, hepsi bizim aidiyet duygumuzun neticesi fitnelere boyun eğmemizden oluyor. Orada burada şu suçlu, bu suçlu diye bağırıldı, konuşuldu, yazıldı, çizildi durdu. Ama hata etmişiz. Tetiği ya da pimi çekenlerin, hatta onlara “pimi çek” diyenlerin kim olduğu değil ki mesele. Başımıza gelenlerin en büyük suçlusu biziz biz.

Dağlıca, Suruç, Diyarbakır derken şimdi de Ankara’da en az 95 cana hiç acımadan kıyıldı. Otuz beş senedir yollarına sinsice mayınlar döşenen, ülkesini korurken pusular kurulan güvenlik güçlerinin nasıl bir tehlikeyle her gün karşı karşıya olduğunu artık şehirdeki sade vatandaş da ister istemez anlamaya, aynı patlayıcıların kokusu ciğerine dolmaya, askerin polisin on yıllardır gördüğü parçalanmış ceset manzaraları gözlerine değmeye başladı.

Size bir örnek vermek istiyorum. Kendinize şu soruyu bir sorun. Daha geçen bahar “Özgecan Vakası”nda toplumun tüm kesimleri aynı tepkiyi gösterebilir ve birlikte aynı kötülüğü lanetlerken, askerlere mayın döşenip öldürüldüklerinde veya Diyarbakır ya da Ankara sokaklarında bombalar patladığında neden aynı birlikteliği gösteremiyoruz? Bir düşünün… Neden! Durumuna göre devlet idaresinin tepki gösterilesi bazı ciddi hatalarını da buna dahil edebilirsiniz. Peki neden beraber hareket etmiyor bu millet?

Çünkü Özgecan vakası bir aidiyet olayı değildi. Her ne kadar toplumsal sorunların bir göstergesi olsa da bireysel bir suçtu. Bu suçu işleyenlerin toplumda fitne çıkardıktan sonra daha da ileriye giderek edinmek istedikleri bir hedef yoktu. Bir halt yediler ve bu aşağılık suçları toplumu ayrıştırmadı, aksine birleştirdi. Ama terör eylemlerinde durum böyle değil. Terör hedefine ulaşmak için topluma muhtaç. Şeytanın hilesi zayıf. Şeytan sanıldığı kadar güçlü değil. Eğer toplumda istediği refleksi uyandıramazsa terörle yol almaya çalışanların işi oracıkta biter. Ve onları besleyenler her kim olurlarsa olsunlar, terörü yapanlar kitle hareketlerini ateşleyemedikleri için bir daha beslendikleri odaklardan kaynak da sağlayamazlar. O odakların kâr etmeyecekleri yatırımlar yapmayacaklarını tahmin etmek de zor değil.

Görülmeli ki fitne insan öldürmekten beterdir. Terörist bozar, yıkar, öldürür. Ama temelde bir amacı vardır. O da toplumda fitne çıkarmak ve o fitneyi kendi nihai hedefleri, daha doğrusu beslendikleri odakların nihai hedefleri doğrultusunda yaygınlaştırmaktır. Demek ki teröristin insan öldürmesinden çok daha kötü olan, bu fitneye alet olmaktır. Sorumlusu şudur, budur diyoruz ya, hiç aramayalım, bombayı patlatan biziz, toplum olarak biziz. Eğer toplum bu fitnenin yaygınlaştırılmasına alet oluyorsa teröristin yaptığından çok daha kötüsünü yapıyor ve dökülen kanın esas sorumlusu oluyor anlamına gelir. Demek ki en son öldürülen o 95 kişiyi biz, yani daha önceki terör eylemlerinden sonra birleşemeyen bu toplum öldürdü. Üzerine alınmak zor olsa da, gerçek bu.

Asker ölüyorken, bir kesim bağırıyor, diğer kesim hiç üzerine alınmıyor. HDP mitinginde bomba patlıyor, bir kesim bağırıyor, diğerleri hiç üzerine alınmıyor. PKK bomba patlatıyor, bir kesim feryat figanken birileri sesini bile çıkarmıyor. IŞİD bomba patlatıyor, birileri ağlarken, diğerleri başka tarafa doğru bakıyor. Çünkü her seferinde ölenlerin profili farklı! Herkes kendi ölüsünün peşinde! Herkes kendi tarafının arkasında! Herkes kendisine acındırma peşinde! Herkes kendi kutsanmış aidiyetine göre ölü seçmekte!

Hadi sesini çıkarmadın ki bazen çıkarmamak da bir yöntem ama karşı tarafa saldırmak da neyin nesi! İşte o noktada terörist kim olursa olsun fitneye alet olmuşsunuz demektir. Yani yapılan eylem siz kavga ettikçe başarıya ulaşmış anlamına gelir. Başarıya ulaşan yöntemler de tekrarlanır durur. Dün Diyarbakır’da, bugün Ankara’da, yarın ola ki İstanbul’da, ne fark eder nerede olduğu ya da kimin öldüğü! Ölüme, katliama karşı çıksana! Ondan sonra yine birileri birileri ile kavga eder ve sonunda “Teröriste, tetiği çek diyenlere, tetiği çektir diyenler” hedefine ulaşır. Bize de eşşek gibi sopaya boyun eğmek kalır. Çünkü biz kavga ettikçe, öldürmekten beter olan fitneyi semirttikçe bunu sonuna kadar hak ediyoruz.

Peki ne yapmalıyız? Çok basit. Teröristin istediğinin tam tersini. Fitneye uymayacağız, alet olmayacağız. Birilerini hedefte görebilir, eleştirebiliriz ayrı konu. Ama biz neden birbirimize düşmanca bakalım! Bugün o çocuklar öldü, yarın senin çocukların ölecek! Birleşsenize!

Teröristin amacı etnik mi, o halde etnik ayrımcılık yapmayacak, toplumdaki herkesi kardeşin bilecek, suçu bir etnisitenin üzerine yıkmaya çalışmayacak, onunla kavga etmeyecek, onu ötekileştirmeyeceksin.

Teröristin amacı mezhepsel mi, o halde hangi mezhepten olursan ol, diğer mezhebi ötekileştirmeyecek, hatta mümkünse (ki çok mümkün) mezhep sahibi olmayacak, herkesi ortak olan doğrularda birleştirecek ve ayrılıkları söndüreceksin. Hatta inanmayanla bile barış içerisinde yaşayacaksın. Mezhebin yoksa bile mezhepçi gibi dayatmayacaksın, ötekileştirmeyeceksin.

Bugün Amerika’ya en büyük terörist devlet deniliyor. Devletleri terörist gibi görmek de çözümü görmek değil. Eğer terörün bir devletten geldiğini bile düşünseniz, hatta kendi devletinizden bile şüphelenseniz toplum olarak yine aynı tavır takınılmalı. Terörün istediği her ne ise tam tersini yapmak. Terörün istediği de toplumdaki fitnedir. İster bir örgütten ister devletten gelsin. Fikri ve siyasi bölünmenin kaşınarak grupların karşı karşıya getirilmesi ve bunun neticesinde istenilen hedeflere ulaşılmasıdır gaye. Ha bir devlet yapmış, ha bir örgüt. Çözüm aynı. Birbirimizle onların gösterdiği sebepler yüzünden kavga etmemek. Biz kavga etmeye devam ettikçe yeni bombaların pimini biz çekmiş olacağız.

Kimin işine yarıyorsa o yapmıştır, mantığının da aksayan tarafları olduğunu düşünüyorum artık. Çünkü şeytan bu açığının farkına vardığında iki hamle sonraki satranç hamlesini uyguluyor artık. Dolayısıyla bu da bir tahlil biçimi olmaktan çıktı. Hatta belki de iki üç şeytan bir olup kendi hedeflerine anlaşmış gidiyor da olabilirler. Neticede terörün yöntemi de aynı çözümü de. Yöntem fitne çıkarmak, çözüm fitneye uymamak. Bu kadar basit.

Eğer başkasının terörist dediğine siz destek verirseniz, sizin terörist dediğinize de onlar destek verirse, siz kendi aranızda kavga etmeye başlarsınız. O halde böyle kaygan zeminlerde ayakta kalmanın yolu, ayrılıklardan uzak durup birbirine tutunmak ve yöneltici, yönlendirici konumundaki kimseyi savunmamaktır. Birbirine sarıl demek “git şu adama sarıl” demek değildir. Halkın birbirine sarılması, böylece kötü olaylara karşı gövdesini dik tutmasıdır. Terörün çözümü esasta savaşta, politikada falan değil halktadır. Çözecekse halkın kendisi çözecektir sorunu.

Bir politikacı ya da bir dernek eğer gerçekten herkes için barış istiyorsa, kendi yandaşlarıyla değil, önce en çok fikri ayrılık yaşadığı kişiyle ya da dernekle kolkola meydana çıkıp terörü protesto etmelidir. Bugüne kadarki farklı tutumlarını en azından bir süre askıya almalıdır. Bunu yapamayan ve halen “şu hariç birleşelim” diyen her politikacı ve bu söyleme destek veren her vatandaş bilerek ya da bilmeyerek fitneye alet olmaktadır. Politikacı olsaydım, ilk önce en sevmediğim adamla meydana çıkıp teröre karşı kolkola girerdim. Bunu yapmak toplumu da hata yapmaktan alıkoyar, kendilerini de. Siyasi çekişmeler eğer toplumu böyle katliamlar karşısında bile bölüyorsa o siyasi hedef ne kadar makul olursa olsun çöker, çökmelidir.

Hem barış deyip hem de toplumun diğer kesimine bitmez bir kin ile haykırıp durmak kendi barış çağrınızı yalanlamaktır. Hem huzur deyip hem de bir yerde patlayan bombalarda ölenleri ideolojileri ya da mezhepleri yüzünden önemsizleştirmek de ilkel bir aidiyetle tutarsızlaşmaktır.

Hem ırkçılığa karşı çıkıp hem de bir kesimi ırkı yüzünden aşağılar tavırlara girmek kendi iddiasını yalanlamaktır. Bunun yanında yine hem ırkçılığa karşı çıkıp hem de toplumu sahiplenmemek ve her seferinde haklı haksız demeden toplumda ekseri olan milliyeti kendi ırkının karşında görmek de bir nevi ırkçılıktır.

Devlete saldırarak değil devleti ıslah ederek bu ülkeyi sahiplenmeliyiz. Cam çerçeve indirmekle ya da meydana çıkan herkesi terörist ilan etmekle huzurun bir ilgisi yoktur.

Bu ülkeye saldıranlara saldırdıkları sürece güvenlik güçlerinin karşılık vermesini bile hazmedemiyorsanız nasıl bir ülkeyi hedeflediğini insanlar kendisine bir sormalılar. Aşırıya giden idareye dur demeyenler, yanlış yapılanlara yanlış demeyenler de aynı. Eğer bu ülkeye saldıranlar buna son verirlerse elbette idare de gereğini yapmalıdır. Bunu zaten toplum isteyecektir. Ama huzur noktasına her gelindiğinde oyuna getiriliyoruz ve maalesef tekrar kavga etmeye başlıyoruz.

BİRLEŞMEK, BİRİLERİNİN ÇEVRESİNDE TOPLANMAK DEĞİL, HALKIN HER KESİMİNİN AYNI YERDE AYNI MEYDANDA AYNI KALPTE, SADECE AYNI AMAÇ İÇİN TOPLANMASIDIR. Bir kısım gidip bir meydanda diğer bir kısım gidip öbür meydanda toplanıyorsa, bir kısım gidip sadece Ahmet’lerle “BARIŞ” diye bağırırken diğer bir kısım gidip sadece Mehmet’lerle “HUZUR” diye bağırıyorsa gerçekte barış ve huzur istiyorlar mıdır kendi vicdanlarına sormalıdırlar.

Terörün arttığı dönemlerde birbirimizi “benden değilsen ondansın” gibi saçma sapan etiketlerle etiketlememeli, özellikle kendi aramızdaki normal eleştirel tartışmalarımızı bile frenlemeliyiz. Belli ki tüm bunları artık inceleyip fitne için kullanıyorlar.  Sünni, alevi, hıristiyan, müslüman demeden bir arada HUZUR diye bağırırken, Kürt, Türk, Rum ve Ermeni de kolkola girerse işte o zaman barışı ve huzuru isteyenler bir araya gelmiş olur ve fitneye alet olmamış olurlar. Aksi takdirde bombalar patlamaya, fitneler körüklenmeye devam edecektir. Terörist kim olursa olsun, işi bu zaten!

Biz cedelleşip bölündükçe zayıflıyoruz, onlarsa palazlanıyorlar. Bize düşen fitneye geçit vermemek… Bir Mısır, bir Suriye olmamak…. Vatandaşlar olarak birbirimizle kavga etmemek… Kimseyi savunmamak, ama huzuru savunmak… Onların terörü yoğunlaştırdıkları kadar bizim de dostluğu kardeşliği yoğunlaştırmamız, ayrılıklarımızı bile en azından bir süre yok saymamız ve terör odaklarını kim olarak görürsek görelim kendi lanetleriyle baş başa bırakmamız gerek. Gelin teröre karşı bir olalım. Fikirlerimiz, her türlü teröre karşı olmamızın önüne geçmesin. Kişilerle değil, fitneyle savaşalım. Dünyada sulh olsun istiyorsak yurdumuzda sulhü, coğrafyamızda barış istiyorsak kendi topraklarımızda, mahallemizde istiyorsak, komşumuzla barışı tesis etmeliyiz ki davamızı sahiplenmiş olalım. Ve en önemlisi en önce kendimizle barışmalıyız. İçimizdeki kini söküp atmalıyız. Barış ve huzur iddiamızda samimi olduğumuz ve kinle hareket etmediğimiz sürece Allah elbette bize yol gösterecektir.

Selam ile…

Kalemzáde | Cengiz Yardım

6 thoughts on “Terörün Panzehiri

  1. İyi bir yazı. İyi niyetin Kitap’ı veya dünyayı anlamaya ve sorunlara doğru çözümler önermeye yetmediğinin kanıtı bu yazı. İyi niyet gerekli ama yeterli değil.

    1) “Özgecan Olayı” bir toplum mühendisliği projesiydi, tek bir merkezden yönetildi. Basını eleştirel okuma eksiğiniz var. Verilen tepkiler öğrenilmiş, ezberlenmiş ve çoğu ikiyüzlü ve duygusal tepkilerdi. Kuşkuculuk eksiğiniz var.

    2) Bugün içinde bulunduğumuz çöküş (kriz değil, çöküş) durumunun nedeni kör bağlılık (aidiyet) duygusu değil. Eğer durumun bağlılıkla bir ilgisi varsa o da tarihimize, kültürümüze yabancılaşmamız olabilir. Yani ulusal kimliğimize veya Anadolu’nun tarihsel kimliğine hatta Ortadoğu uygarlığı çatısına bağlılığımızda bir sorun var. Siz Kitap’ı okuyorsunuz, birbirimizi Kitaplılara şikayet edecek ve birbirimize karşı onlardan yardım umacak duruma geldiysek bunun bağlılıkla bir ilgisi olması gerektiğini bilirsiniz. Ama neye bağlılık? Etnisite filan değil sorun.

    3) Gar’a bombayı IŞİD’in attığını düşünmeniz tekel basınının yönergelere uyarak size sunduğu spekülasyonları yeterince sorgulamadığınızı gösteriyor. Bir kez daha eleştirel okuma ve kuşkuculuk eksiğinizi görüyoruz. Oysa böyle bir basın ortamında ve böyle büyük terör olaylarında, basın söz birliği etmiş göründüğünde aslında bunun gerçek failin üzerini örtme çabası olduğunu bilmeniz gerekiyor. Geçmişte çok yaşandı. 11 Eylül’den ders aldık mı örneğin?

    “Bu kimin işine yaradı?” sorusunun geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorsunuz demek. Bu ilke ne zaman halka mal oldu ki geçerliliğini yitirsin? Sorun çevrenize, çok küçük bir azınlık bu ilkeyi bilir. Oysa hepsi polisiye film izler. Ama boş izler. Aynı Kuran’ı okuyan milyonların boş okudukları gibi. Küresel egemenler o denli güçlü ve kurnaz değiller, gözünüzde büyütmeyin. Yalnızca çalışkanlar, hiç boş durmuyorlar. Ve “Bu kimin işine yaradı?” sorusunu sormaktan hepten vazgeçersek bir alay kışkırtmayı ve terör eylemini çağırmış oluruz. “Her oltayı yutuyoruz” mesajı vermektir bu. “Bakın hepsini yutuyoruz ve hala bu ülkeyi bölemediniz” demek saflık olur ancak.

    4) Önerinizi okuduğunuz Kitap’taki tartışmalara uygulayın bakalım, ne çıkıyor? 2:11-12,204, 10:78 ayetlerine bakın örneğin. İnkarcılar müminleri inkarcılıkla suçlar. Yani birbirinin inkarcı olduğunu düşünen/söyleyen iki öbek insan var yeryüzünde Kuran’a göre. Görüntü kimi zaman simetrik olabilir ama biz bunlardan birinin yalan söylediğini bilebiliriz değil mi? Öyleyse bu simetrik görüntü bizim kimin haklı olduğuna karar vermemiz için bir gösterge değildir. Her “iki” “taraf”ın haksız olduğunu da göstermez bu. Her iki tarafın haklı oldukları yönler olabilir. Bir tarafın bütünüyle haksız olması da olası.

    Gövdeyi dik tutmak etkin bir iştir, eylemdir. Edilgen kalarak gövdeyi dik tutamazsınız. Eğer toplumda adaleti sağlayan dizgeler bu dik duruşu sağlayabiliyorsa bunlara etkin olarak teslim olursunuz. Yok toplumun organları bunu sağlayamıyorsa bunların yönetimini toplum adına elinize alırsınız. Yüz yıl önce tam da bu topraklarda yapıldığı gibi. Ama bunun içinde isyan da olur, direnme de olur, “kuralları” çiğneme de olur. Protesto aşaması geçildi. Protestoyla bir yere kadar ilerlersiniz. Bir noktadan sonra Kuvayı Milliye’yi kurarsınız. Kuvayı Milliye’nin ideolojisi neydi? Yoktu. Ona direnenlerin ideolojisi neydi? Yoktu. Bir noktadan sonra kavga var olma kavgasıdır. Bunu anlamayan insanlarla gidecek yerimiz yoktur.

    5) Sabah akşam ırzına geçilen ve artık kirli bir sözcük olan BARIŞ sözcüğünü kullanmanız da konunun üzerine ne kadar kafa yorduğunuzu merak ettiriyor. Barış iki ordu arasında olur. Orduların halkları olur. Bu sözcüğü kullanmayı kabul etmek kişinin çok tehlikeli ve yanlış varsayımlar yaptığını gösterir. Arif olana köy görünüyor.

    6) Ortaya “sen, sen, sen elele tutuşun kolkola girin” yönergesi vermek hüsnükuruntudur. Siz, sizin gibi düşünen veya sizin gibi hisseden veya sizin bağlandığınız değerlere bağlanan veya sizin kulluk ettiğiniz ülkülere kulluk edene çağrı yapın. “Sizden” olmayanın erdemli davranmasını boş yere beklemeyin. Kitabınız da böyle demiyor mu? Yan yana, omuz omuza yürümeyi düşündüğünüz öbeklerin içinde sizin kuyunuzu kazanlar olabilir. “Allah onların cezasını” verir diyemeyiz, bu kadercilik olur. Onları biz cezalandırmak zorundayız. Allah bizim adımıza iş yapmaz.

    Dağlıca, Suruç, Diyarbakır gibi birbirinin benzeri olmayan olayları bir dizi biçiminde saymanız bunlardan en az birini yanlış değerlendiriyor olma olasılığınızı aklıma getiriyor ama kanıtım yok, şimdilik geçiyorum.

    Suçlu biziz. Ama suçluyu cezalandırmadığımız, temizi ve pisi aynı ve eşit saydığımız, ödün verdiğimiz için suçluyuz.

    Duygusal olmadığımız sürece Allah bize elbette yol gösterecektir, katılıyorum. Göze perde indiren yalnızca kin değil, bütün duygular olabilir. Gelecek, duygularını düşüncelerinden ayırmayı bilen insanların olacak. Bunu yapamayan Kitap’ı da anlamaz, dünyayı da. Kendi çıkarını da koruyamaz, adaleti de.

    • Selim, merhaba… Uzunca yorumunu sonuna kadar okudum. Gayet derin düşünülerek yazılmış, altı bilgi ve ilgi dolu muteber bir yorum. İlk bakışta katılmadığım yerler var gibi görsem de üzerinde düşüneceğim kardeşim. Teşekkür ederim.

    • Selim bey, içeriği boş olmayan bir eleştiri yazmışsınız, benim takıldığım konu; birçok toplumsal olay meydana geliyor. Bunların bir kısmıyla(Suruç, Gar Bombalamaları vb.) ilgili kesin bir yargıya varabilmek için bir istihbarat örgütünün önemli bir elemanı olmamız ya da bir şekilde elimizde somut deliller olması gerekir. Medyayı takip ederek kesin bir yargıya varmak ve parçaları birleştirmek yüzde yüz mümkün olmayabilir ya da büyük bir yanılgıya neden olabilir. Yukarda 6 maddelik yazınızın özellikle 1 ve 3. maddelerinde şüphecilikten bahsederken aynı anda vardığınız yargının yüzde yüz doğruluğundan emin bir üslupla yazmışsınız. Şüphecilik o açıdan çok önemli! Bu nedenle karşıt görüşü dile getirirken, karşı tarafın yazdıklarını toplu olarak değersizleştirmeye çalışmak yerine yiğidi öldür ama hakkını yeme diyebilmek lazım. Günümüz toplumundaki en büyük eksikliklerden biri budur bence. Reddiyeler havada uçuşurken, politikacılar seviyesizliğin dibini bulmuşken, bir gazeteci(aydın!) grubu başka bir gazeteci gurubuna sövüp sayarak tehdit ederken tabi toplum olarak bu duruşu sahip olmak zor. Ama en büyük eksiğimiz bu. Yazınızda, şüpheci olmaktan bahsederken aynı anda hataya kendinizin de düştüğünü düşünüyorum ama genel olarak güzel bir yazı yazdığınızı özellikle düşünceleri duygulardan ayırmak ki, iş hayatına uyarlarsak buna profesyonelleşme diyebiliriz, yine toplum olarak nadiren becerebildiğimiz bir şey olsa gerek..

  2. Murat Bey, yüzlerce ıvır zıvır blogun arasında bu adamı okuyorsam yiğidin hakkını verdiğim için. Ben genelde onayladığım şeyleri onayladığımı bildirmiyorum, yalnızca düzeltmek istediklerimi yazıyorum, o yüzden sürekli olumsuz eleştiri yapıyor gibi görünebiliyorum. Bu eksiklikse, öyledir, eyvallah.
    Kuşkucu olmadığım sonucuna varmanız için elinizde yeterli veri yok. Bilmediğim olaylarla ilgili olarak bilmediğimi söylüyorum. Suriye’yi bilmem örneğin, susuyorum. Terör ve benzeri tekil saldırı eylemleriyle ilgili eni konu bir okuma yaptım. Basının nasıl çalıştığıyla ilgili okumalar yaptım, zaman ayırıyorum, kafa yoruyorum, hatta zaman bulursam bir kitap yazmayı da düşünüyorum. Özgecan olayıyla ilgili dilerseniz tartışabiliriz. Müslüm Gündüz olayı gibi kesinlikle şişirilmiş bir olaydır. Kısa yazmak zorunda olduğumdan ayrıntıya giremiyorum, bu da kulaktan dolma bilgiyle söz söyleyen bir komplo kuramcısı gibi görünmeme neden olabilir. Yalın düşünelim: Terör, toplumları bir şeylere ikna etmek için yapılır, değil mi? Gar bombası kimi, neye ikna etmeye çalışıyor onu düşünün, daha karmaşık değil. Yapılışı karmaşıktır elbet. Örgütler arası bağlantılar vardır, bunları bilmek için dediğiniz gibi o konuda çalışmak gerekir. Ben tetiği çekene bakmıyorum, beni kimin neye ikna etmeye çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Allah bilir IŞİD elemanıdır bombacı. Peki, bu neyi değiştirir? IŞİD bir tür konsorsiyum tarafından kullanılan bir tür takım çantası. Kimin, ne için kullandığı önemli. Örneğin Ogün Samast Dink’i tanımaz, etmez, yazılarını okumaz. Samastgillerle niye ilgileneyim? Kim, niye yaptırttı ona o işi, ona bakıyorum. Kime, ne anlattı Dink’i öldürterek? Batı kamuoyuna “Türkler Ermenileri sevmez”i anlattı, 80 sonrası apolitik ve cahil kuşağı suçluluk duymaya ikna etti. Örneğin 11 Eylül ABD (ve Avrupa) halkını özgürlüklerinden vazgeçmeye ve Müslüman düşmanı olmaya ikna etti. Yeterince açık değil mi?
    Ama elbette benim yazdıklarımı da eleştirel okumanız gerekiyor. 🙂 Çıkarımlarımı çürütecek kanıtlarınız varsa görüşlerimi değiştirmeye hazırım.

Bir Cevap Yazın