Ne Güzel Şehir! Ne Álâ Memleket!

Beled Suresinden Gönledüşümler…

Şehrinle övünüyorsun. Geniş caddeleri ve renkli ışıklarla süslenmiş direkleriyle. Plazalarıyla, hava meydanlarıyla, kocaman camileriyle, alışveriş merkezleriyle, paralı otobanlarıyla. Bu şehirde oturduğun için kendini şanslı hissediyor ve övgüyle anlatıp duruyorsun. Övünüp duruyorsun köprülerinle, tramvaylarınla, trenlerinle, karayollarınla ve gökdelenlerinle. Ama farkında değilsin ki anlattığın hep alıştırılagelmişlikten gördüğün ve övünmek istediklerin. Andolsun şu şehre ki sen gafilin tekisin!

Sokak aralarında ne olduğundan, hırsızların nerelere girdiğinden, hangi minibüste hangi genç kızın taciz edildiğinden, alıp başını gitmiş ahlaksızlıktan, üç kuruş için dostunu satandan, kıskançlıktan, öfke patlamalarından, hangi çocuğun çikolata ile kandırılıp kaçırıldığından, dilencilerden ve dilenci çetelerinden bahsetmiyorsun. Sen yağmuru, sıcak çayını yudumlayarak pencereden seyrederken, o yağmurun logar kapaklarından taşırdıklarının hangi iki odalı evi bastığından haberin yok. Okulların kırık kapısından ve tuvaletlerindeki klozetin olmayan kapağından, okulun önünde gezen torbacıdan bahsetmiyorsun. Elektrik faturasını ödeyemeyenlerle, et yerine en ucuz patatesi yiyenlerle, vergisi kârından çok esnafıyla övünmüyorsun. Karısını, kızını sokak ortasında döven, sözüne cinsel tercihiyle başlayan adamlarla, ya da acındırma, gıybet ve dedikoduyu yaşam tarzı yapan kaşı gözü sürekli oynayan kadınlarla özdeş kılmıyorsun kentini.

Andolsun şu beldeye ki çok şeyden gafilsin. Andolsun şu caddelere ki hüsrandasın. Yapacağın bir şey olmadığını zannederek kaçmaktasın gerçeklerden. Üçüncü sayfalara bakmak bile gelmiyor içinden. Andolsun insanı en güzel biçimde yaratmış olana, öyle anneler ve babalar var ki şehrinde çocuklarının yumrukçukları açılmamış ceninlerini ve hatta daha gözünü açmamış diri bedenlerini bile çöp konteynerlerine atıyorlar. Öyle evlatlar var ki şu şehrinde ana babalarını bir huzurevine bırakıp yıllardır arayıp sormamış, ve hatta dövüp sokağa atmışlar! Neden övünmüyorsun onlarla! Onlar da şehrinin birer parçası değil mi?

Kendini kendine yeterli gören ve yığınla mal tüketen insanın gözü, şehrinin sözde güzelliklerini görüyor, çirkinliklerini yok sayıyor. Ne başka bir dert, ne başka bir tasa! Tek derdi, tasası, kendi olmuş davası! Rakısı, balığı, mezesi ve masası! Tesbihi, seccadesi, cami önü muhabbeti, mezhebinin yasası! Ya da rahatına endekslenmiş siyaset davası! Kiminin şarj cihazı, telefonu, maç davası! Flaması, zebra perdesi, hamburger menüsü, dört ka televizyonu, yeni model arabası ve latte kahvesine yetecek olan parası! Daha çok, daha da çok için! Daha da çok tüketmek, daha da çok zevk için! Ne gelirse ihtiyacı! Ne çıkmışsa piyasaya, onun ihtiyacı! Andolsun ki şehrinde demliği ve tenceresi kaynamayanlar var. Onlar senin şehrinden değil mi? Övünsene onlarla!

Kendisini hiç kimsenin görmediğini zanneden insanın, aslında kendi gözleri görmüyor da farkında değil. Bir dili ve iki dudağı var ama sadece konuşmak istediğini konuşuyor. Önünde iki yol, iki amaç. Biri besbelli, diğeri sarp bir yokuş. Biri hüsran, diğeri kurtuluş. Ama o sarp yokuşa göğüs geremiyor. Dizlerinin bağı çözülüyor ve görmezden geliyor beldesinin kahırlarını. Bana ne diyor, ben halimden memnunum ve Allah’a da inanıyorum işte! Daha ne yapayım! Ben mi kurtaracağım O’nun kurtarmadıklarını! Halbuki bir boyun çözse yetecek! Elinden geldiğince, kalbinden koptuğunca bir boynu çözse… İki hamburger menüsünden ve bir üst model telefondan vaz geçip bir açı açlıktan kurtarsa! Ama her şeyin en iyisi onun ihtiyacı. Tercihi hep kendinden yana. O üst model onun ihtiyacı, o hamburger menüsü onu erteletecek! Nelere para verecek ve nelere olduğundan fazla ödeyecek, ama bir boynu çözecek ve bir aç aileyi doyuracak geliri kalmayacak! Çünkü baştan ayırmayacak! Önce kendi şeytanını doyuracak ve kalan bozuk paraları ya bir cami sandığına ya da arabasının camını silen çeteye verecek! Ve böylece Allah’ı da memnun etmiş olacak!

Etrafımda kimse yok diyecek! Fakir yok! Belki de sen onları zengin zannediyorsun! Özgürleştireceğin bir borçlu da mı yok! Belki de istemeye yüzleri yok! Sürünen yoksulu anlamak istiyorsan sözlerine değil, gözlerine bak. Sabrına bak, merhametine bak. Anlamak istiyorsan anlamanın yolu çok. Eğer vermek istiyorsan vermenin de yolu çok. Söylemene de gerek yok. Kapıları kilitlenmiş ateşe girmek istemiyorsan, kapıları kilitlenemeyen iki göz evlerine bak. Ya göreceksin, ya evlerini bile göremeyeceksin! Kimilerini görmek içinse o sokaklara güven duyup giremeyeceksin!

Malından veremeyenlerdensen mutluluk dağıt etrafa. Umut ol, gülücük ol. Uyandır uyanamayanları. Oku, okut. Herkese Kuran’la da hatırlatma, ama Kuran’ı bil de hatırlat. Eğer okuyacaksan Belde suresini, fakirden çok zengine oku. Ve kıyam et yoksulu aldatana! Kartellere, bedava olanı sahiplenip kırpıp kırpıp satanlara karşı kıyam et! Ucuzlayanı pahalı satan sömürücülere karşı kıyam et! Karşılıksız kazanana karşı kıyam et! Herkesi aynı kefeye koyma, aşırıya kaçma, dengede ve adaletli ol. Sesini çok yükseltme, çok da kısma. Ama kıyam et!

Her söyleneni aleyhine zannedenlerin seni yanlarına çekmelerine karşı kıyam et! Altında araban yokken karayoluyla, uçağa bir kez bile binememişken hava meydanlarıyla, üstünden bir kez bile geçmediğin köprülerle, kendine ait bir evin bile yokken gökdelenlerle ve plazalarla övünme. Parti, hizip, ideoloji, kulüp seçip durma. Birini öbüründen üstün görme. İyi işe “aferin” kötü işe “bu kötü” de. Kendi fikrini, kendi yolunu, kendi aklını bul. Doğru işlere destek verirken yanlışlara karşı kıyam etmeyi unutma. Kendin ol, başkası olma. Yıldız ol, uydu olma.

Zenginin vergisi mamule zam yaptırmayı gerektiriyorsa bu nasıl zengin vergisiymiş de! Son kullanıcı ayrıca vergi ödüyorsa aldığı mala… Zengin neden vergisini koyar aynı malın fiyatına, de. Bütün vergiyi son kullanıcı ödeyecekse zenginden vergi aldığını söyleyen dünyanın büyük şeytanlarına ve onların haman olmuş iş ortaklarına inanma! Mal ve para onların arasında dönüp dururken, hangi gayri safi hâsıladan cebine girmeyen ortalama payı alıp da övünüyorsun şehrinle! Faiz zengine verdiğin paranın getirisi olmuş! Ribadan kaçmak, bankanın zorunlu olarak fakire verdiği fazlayı almamak olmuş! Bu nasıl riba ki ondan kaçmak bile parası çok olana yarıyor! Sen eğer yığıyorsan neden para yığdığını sorgula. Bankalar, olmayan paralarını sana satarken, üç kuruşunun faizini almamak mı kurtaracak seni! Bankaların sana karşılıksız ve fazladan para mı verdiğini zannediyorsun, senden aldığı ribanın álâsı ortadayken. Sen üç liralık malı onüç liraya satma ya da verdiğin hizmetten çalma. Faizin, ribanın, karşılıksız kazancın babası orada.

Muhtacı bulup da veremiyor musun? Zengini doyuran fakiri göremiyor musun? Aldatanlara kıyam edemiyor musun? Söz bile söyleyemiyor musun! Hiç değilse içine dert de mi edemiyorsun! Azıcık dert et! Belki verebileceklerden bir hisseden olur. Tüm bunları dert etmeye gerek kalmadığında, işte o zaman övünebilirsin şehrinle. Yoksulu kalmamış, sokaklarında istediğin saatte güvenle dolaşabildiğin ve Allah’ın dosdoğru yolunu bulmuş ne güzel memleket ve birbiriyle güler yüzle selamlaşıp duran ne güzel insanlar diye! Hayal mi diyorsun kalemzade! Hayali bile güzel. Birkaç kişi daha hayal eder belki!

Kalemzade | Cengiz Yardım

3 thoughts on “Ne Güzel Şehir! Ne Álâ Memleket!

  1. Bahar geldi havalar müsait uykumuda almışım, bu sabah biraz daha erken çıktım evden, bisikletimle yavaş yavaş temiz havayı soluyarak işe gelirken, insanlardan çok hayvanların güne başladıklarını gördüm. İş yerinde bir çay söyleyerek kapı önünde temiz havada bir kardeşimizle içip iki sohbet yapıyorduk ki, sesini unuttuğumuzu ancak ötmesi ile hatırladım, bu horoz sesiydi ve biraz uzaklardan geliyordu sesi. Eskiden her bahçede tavuk, horoz, ördek gibi hayvanlar hem de doğal beslenerek insanlarla iç içe yaşarlardı. Arkadışıma şunu söyledim, Allah hayvanları insanların hizmetine vermiş, ama insan dünyevi hırsları yüzünden, modernleşme adına kendinide 50 m2,100m2 duvarlar arasına hapsettikleri gibi, içinde taze yumurtasını yediğimiz tavuk ördek ve sesi ile sabah uykudan uyanmamız için saat kurmaya gerek bırakmayan horoz, Rahmetli babımın yaptığı gibi misafire bir iki tavuk kesip ikram yaptığımız, heran elimizin altında olan dut, incir, iğde gibi ağaçları ile, annemin küçücük bir alanda ekip taze teze yediğimiz sebzeleri ile sıcak yaz günlerinde bahçedeki ağaç altında gölgelenirken komşular ile yapılan hoş sohbetleri ile bu bahçeleride feda ettik.Artık şehir içine bu hayvanların girmesi yasak, onlar ancak şehir dışındaki kümes denilen hapishanelerde para kazanma araçları artık. Ufak bir bahçem var iki tavuk besleyeyim desen, YASAK. şikayet eden de hiç tanımadığın komşun oluyor. İşte Cengiz kardeşim yazının içeriği, sabah yaptığımız bu sohbetin arkasından tam denk geldi. Övünelim, gururlanalım yaşadığımız beton yığını şehirlerimizle…Allah’a emanet olun….

  2. elinize gönlünüze sağlık kardeşim.O kadar güzel bir yazı olmuş ki , bir şiir gibi 3 kez okudum , rabbim yolunuzu açık etsin

  3. Azıcık ta olsa vicdanı kalmış,gönlünün kapıları tam kapanmamış insanları uyandıracak,
    çok yararlı bir yazı olmuş.Elinize ,gönlünüze sağlık.
    Gündelik hayatın kısır döngüsünde ,çevresine,çok yakındakilere bile duyarlılığını yitirmişleri kendine getirici bir şamar niteliğinde mesajlar…
    Tabiki başta belirttiğim perdesi kapanmışlar için yapacak bir şey yok…Ama hiç olmazsa doğrunun yapılışını gördüklerinde dünyanın sadece kendileri istikametinde dönmediğini görüp biraz afallarlar,biraz tökezlerler,biraz yalnızlık hissederler belki.

    “Hiç olmazsa dert edinin” çok ince ve derin anlamlı bir öneri.Ümidin hala olduğunu ve
    gerçekten de kesilmemesini vurguluyor.Kendi adıma da payımı çıkardım…
    Selam ve sevgiler.

Bir Cevap Yazın