Dragos Tepe

betoncanavari

Beton Canavarına Mağlup…

Istanbul’da Maltepe ile Kartal arasındaki sahil şeridinde yükselen hakim bir noktadadır Dragos Tepe. Yeni adıyla Orhan Tepe olarak da bilinen Dragos yirmi küsur yıl öncesine kadar bir doğa harikası görünümü ile civarında yaşayan insanların şehrin gürültüsünden ve keşmekeşinden kurtulup hafta sonunu piknik yaparak veya kafa dinleyerek geçirebileceği bir yerdi.

Denizin doldurulmasıyla inşa edilen sahil yolunun geçmesinden evvel güney yamaçlarındaki doğal plajı ve kumsalıyla, mor kayalarıyla yerel turizmin canlandığı nadide bir güzellikti. Yazları açık halk plajında denizine girmemiş bir Maltepeli ya da Cevizlili yoktu o zamanlar.

Çam kozalaklarını ayıklayıp taşla kırarak yediğimiz çam fıstıklarının tadının doyulmazlığını ve orman korucusunun bizi kovalarkenki heyecanımızı eteklerindeki yaban eriklerinin ve beyaz dutunun lezzetiyle yatıştırırdık. Ağaçların tepelerine kadar tırmanır avazımızın çıktığı kadar bağırarak türküler söylerken sanki bütün kuşlar da bize eşlik ederlerdi.

Yeşil, mavi ve masumiyet bir araya gelirken aynı zamanda gündüz âşıklara, gece akşamcılara mesken olduğu da çok vakidir. Öğrencilerin okul gezileri yaptığı, sporcuların ter attığı Dragos İstanbul gibi kozmopoliti barındırır, herkese kucak açar ama en uçtakileri birbirine bulaştırmazdı. Onun yerine tepenin kuzey eteklerinden geçen trenler buluşurdu. Martılarla papatyalar buluşurdu. Güvercinleri, sahile yakın demirlemiş gemileri ve adaları seyretmek muhteşemdi.

Sonra ne oldu?…

Önce denize bakan eteklerde tek tük villalar yapılmaya başlandı. Bunlardan en bilineni bir Türk hafif müziği sanatçısına aitti. Bir süre sonra Dragos’un belirlenemeyen nedenlerle sağında solunda yangınlar çıkmaya başladı. Her yangın çıkan yerde ağaçlar yanıp kül olduktan birkaç ay sonra yeni bir bina yapıldığını görür olduk.

Derken sahile bir otel yapıldı. Yerli halktan başkalarıyla denizimizi ve doğamızı paylaşır olmaya başladık. Sonra yollar genişletildi. Çöpler arttı ve kendi kendilerini imha edememeye başladılar. Ağaçlık bölgelerde gitgide daha yükseklerde tekrar tekrar yangınlar çıktı. Ardından yeni villalar görmeye başladık. Sonra yine yangın yine bina, yine yangın yine villa, yine yangın yine duvarlar… Sonra yangınlar kesildi ama binaların yapımı bitmedi. En son gördüğümde tepesinde üç beş ağaç vardı. O muhteşem güzelliklere sahip Dragos kafasının üstünde birkaç tel saçı kalmış yaşlı bir palyaçoya benziyordu. Muhtemelen onlar da bugünlerde dökülmüştür.

Beton canavarı o doğa harikasını artık esir almış durumda. Deniz tarafında trafik sıkışıyor, yerli halkın tepeye çıkası değil bakası bile yok. İstisnalar kaideyi bozmaz Dragos’taki bu binalarda yaşayanların hiçbiri de Maltepe, Kartal ya da Cevizli’nin eski sakinleri değil. Villarda yaşayanları şöyle basitçe araştırdığınızda ya bir büyük şirketin varisi, ya üç büyüklerde top oynayan bir futbolcu, ya bir sanatçı ya da uzaklardan gelmiş yeni yetme bir zengine rastlıyorsunuz. Milyon dolarlık lüks binalarında görebilecekleri kala kala Adalar manzarası kalmış sadece. Ama ne bir çam fıstığı, ne yüzecekleri bir sahil, ne spor yaptıkları doğal bir ortam, ne uçurtma uçuracakları bir alan, ne de gölgesinde serinleyecekleri bir ağaç kalmamış durumda. Milyon dolarlık yeşilsiz, aşksız, mezesiz, papatyasız, tatsız ve tuzsuz bir manzara. Güle güle seyredin!

Kalemzade | Cengiz Yardım

Bir Cevap Yazın